YENİ Parti: Söz ve eylem yarılması

Çerçeve yasa TBMM Başkanlığı’na sunulduğunda Özgür Özel net bir tavır takınmıştı. Teklif özensiz ve kötü hazırlanmıştı, yöntemi meselenin ruhuna aykırıydı, AKP metni diğer partilerle paylaşmadan boş kâğıtlara imza toplamış, yarım saat içinde Meclis’e teslim etmişti. Yeni Parti imzacılar arasında yer almadı. Kürt sorununun yalnızca cezai erteleme bölümüyle çözülemeyeceğini, asıl amacın demokratikleşme olması gerektiğini, kayyum uygulamasının sonlandırılmasının şart olduğunu söyledi. Ama komisyon oylamasına gelindiğinde parti “evet” oyu kullandı. 

Bu sözde ret-eylemde onay çelişkisi toplumsal muhalefette derin bir hayal kırıklığı yarattı. Yeni Parti’yi, kayyum gölgesinde bile CHP’den farklı bir siyaset sürdürecek gerçek bir muhalif seçenek olarak görenler, itirazlar toplantı tutanaklarına yazılsa da iş oy vermeye gelince, iktidar lehine hareket edildiğini gördü. 

Sözle eylem arasındaki bu yarığı açıklayabilmek için ekonomipolitik temeli parantez içine alıp, psikopolitik olana başvurmak yararlı olabilir. 

ORTAKLAŞA FERAGAT OLMADAN KURUCU AN OLMAZ

Freud’un Totem ve Tabu’sundaki ilkel sürü miti, tam da bu yarılmayı anlamak için bir çerçeve sunar. Kardeşler babayı öldürdükten sonra bir daha hiçbiri onun yerine tek başına geçemesin diye totemi icat ederler. Kurucu otorite bireysel bir zaferden değil, ortaklaşa feragatten doğar. Suçluluk dayanışmayı, dayanışma yeni yasayı üretir. Ortaklaşa feragat olmadan atılan her tekil imza ya da oy, mitin engellemeye çalıştığı şeyi tekrar eder: Kardeşlerden biri, kalanları arkasında bırakarak babanın koltuğuna tek başına oturur ve “kurucu baba” olur. 

Yeni Parti’nin tam bu tuzağın içinde. İYİ Parti’ninki gibi tam bir ret, partiyi yalnızlaştırıp devre dışı bırakma riski taşıyordu. İYİ Parti üyelerinin komisyon kapısında bekletilmesi, Ayyüce Türkeş’ e fiili saldırıda bulunulması bunun canlı örneği. Ama tam bir onay da, partinin kendini tanımladığı “gerçek muhalefet” iddiasını boşa çıkarırdı. Sonuç, ikisi arasında bir orta yol oldu. Sözlü mesafe, fiili itaat. Bu, ne mitin öngördüğü ortaklaşa feragat ne de saf bir isyana benziyor. Aynı anda ikisinin de taklidi bir garabet. 

2010’UN TERSİNE DÖNÜŞÜ

Yeni Parti’nin neden bu kadar dar bir orta yola sıkıştığını anlamak için geriye, 2010’a bakmak gerekiyor. O referandumda Erdoğan bir “oğul” pozisyonundaydı; kötü babayı, yani 12 Eylül cuntasını (Kemalist devleti) yargılama vaadiyle kardeşlerin ve toplumun rızasını topladı. Çok az insan onun kurucu baba olma niyetini görebildi (hayır cephesi) ama sesleri bastırıldı. 

Şimdi ise tam tersi bir figürle karşı karşıyayız. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın çerçeve yasa görüşmelerinde aynı cümlede, aynı “tarihi süreç”in mimarları olarak anılması, kendisini doğrudan kurucu baba ilan eden bir pozisyona işaret ediyor. Çerçeve yasanın 367 imzayla sunulup “tarihi bir mutabakat” diye vaaz edilmesi de bu iddianın sahnelenmesinden öte değil. Ama bu hal ortaklaşa feragatin değil, onun sadece “sahte imgesinin” üretimi. 

Yeni Parti’nin imza atmayı reddedip yine de oy vermesi, bu sahnelemenin neden bu kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Çünkü sahne kurulduktan sonra, dışarıda kalmanın bedeli çok yüksek. W. Benjamin’in şiddet ayrımı bunu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Meşru kurucu babalar yasayı bir kez koyar ve o an kurucu şiddet işlevini tamamlayıp yerini yasaya bırakır. Türkiye’de olan biten ise kesintisiz bir koruyucu şiddet. Kayyumlar, tutuklu belediye başkanları, milletvekilleri için hazırlanan fezlekeler, ifade özgürlüğü davaları, bitmeyen anayasa tartışmaları. Yeni Parti’nin “evet”i, tam da bu sürekli şiddetin gölgesinde atılan bir oy. Demem o ki mitin feragati değil, kaos korkusuyla devletin gücüne sığınan bir teslimiyet. Ama Erdoğan, çok istese de bir türlü “kurucu baba” olamıyor, sadece haset dolu bir yıkıcılıkla ayakta kalmaya çabalıyor. 

HAYAL KIRIKLIĞININ KAYNAĞI

Toplumsal muhalefetin kırgınlığı da tam burada başlıyor. Yeni Parti’den beklenen, tutanağa düşürülen itirazın eyleme de dönüşmesiydi. Bunun yerine görülen, itirazın söz düzeyinde kalması, oyun ise ayrı bir mantıkla verilmesi oldu. Bu, kötü niyetin değil, mitin kurduğu tuzağın sonucu oluştu. Ortaklaşa feragat sağlanamadığında, tekil kardeşin elinde yalnızca iki kötü seçenek kaldı. İYİ Parti gibi yalnızlaşmak ya da CHP gibi tam teslim olmak. Yeni Parti üçüncü bir yol denedi ve bu yol, ne muhalefeti tatmin etti ne de partiyi mitin dışında tuttu. 

Her şeye rağmen, zorla ya da kaos korkusuyla alınan oy, tanım gereği oy verenleri her şartta bağlamaz. Yeni Parti’nin sözlü itirazları, yazdığı ek görüşler, İYİ Parti ve DEVA’nın Anayasa’ya aykırılık önergeleri, bunların tümü imzaların ve oyların altında hâlâ nefes alan bir direncin izleri olarak görülebilir. Ama bu direnci kayda geçirmek siyasi bir sonuç üretemiyor. 

Bu psikopolitik okumanın bir sınırı var: Kayyım rejimini, yargı kuşatmasını, sermaye birikim krizini var eden ekonomipolitik zemini açıklamıyor. Yalnızca bu zeminin siyasi özne üzerindeki biçimlendirici etkisini, yani neden tam ret değil de bu özel yarılmanın üretildiğini gösteriyor. Nedeni değil, nasılı açıklamaya çalışıyor. 

Toplumsal muhalefet hayal kırıklığı içinde Yeni Parti’ye “beddua etmek” yerine sorumluluk almalı ve elini taşın altına koymalı. Yasa kabul edilince iktidar sonsuza kadar kazanmış olmayacak. Tutanağa düşülen itirazların gerçekten örgütlü, kolektif bir “hayır”a dönüştürülebilmesi için Yeni Parti’den daha çok topluma sorumluluk düşüyor.