Tişört
Şükrü’yle (Erbaş) Burhaniye Kitap Fuarında gecenin ve sokağın ortasında, ‘alikıranbaşkesen’ mi desem yoksa köprüden geçenden beş, geçmeyenden on kuruş alan Deli Dumrul gibi, komşu iki masaya çöküp, Hacivat’la Karagöz gibi, o kitap senin bu kitap benim ‘sevgili halkımız’la tanışa tanışa konuşa konuşa imzaladıktan sonra, kaçıranlar için Edremit’te de yapacağız, Ankara’dan bu yana, 50 yıldır filan, sürüyor sandığımız ‘delikanlı’lığımız mı geldi aklımıza neyse, iki ‘arkadaş’ kolu, omuzu, yanyanalığıyla fotoğraf ‘çekindik!’
Çekinmeden ‘çekindik’ yazıyorum, ‘yüce halkımız’ da (Şükrü Erbaş terimi) öyle demiyor mu hem, hoşuma da gidiyor, şimdilerde değil ama, gençken, siyahbeyazken, stüdyoya gidip kimi devlete kimi ölümsüz hatıra olarak fotoğraf çekinirken de biraz çekinmez miydik? Makine filan yok her şey bir ‘cep’ içinde, çekiyorsun çıkıyor, bakıyorsun beğeniyorsun. Beğendik, havadan mı sudan mı şiirden mi yoksa ikimizin de üstünde acar duran, benim yeşil onun mavi, tişörtlerimizden mi?
Bugün eşim İdil’e ‘zengin olmak gibisi yok!’ dedim, o şöyle bir bakınca da ‘tişört zengini yani’ dedim. Çarşambaları kurulan Bostanlı Pazarından 12 tişört aldı İdil bana, yeşilden bordoya, maviden turuncuya. Yanyana koyunca kendimi zengin hissettim, öyle ya her gün yeni bir tişört giyiyorsun geniş geniş, üstelik pazardan! Öyle olunca da zengin duruyor, varlıklı gösteriyor!
70. yaşımın ya da yazımın mutluluğu da bu, ‘bildiğin’ diyorlar ya, düz tişörtler oluyor, bundan iyisi ikinci el çiçekli gömlekler giymek derken, en iyi okurumu yitirdim! O da Bostanlı’dan, pazara beraber çok gitmişliğimiz var, bayramlarda şahane kalburabastılarından ziyadesiyle tatmışlığım var, şimdiyse, bir kez daha ‘karnıyarık çok güzel olmuş, eline sağlık anne’ diyememenin üzüntüsü var, en çok da en yeni kitabım Kutsal Lezzetler Alfabesi’ni okuyamamasının bende bıraktığı hüzün var.
Zenginlik de bir yere kadar…Tişört zengini olsan da! Yazlar hep böyle mi olacak, memlekete bir daha yaz gelmeyecek mi, bu kederini güzden almış bir duygu olsa da yazımızı kışa çevirenlerin yaşattığı iklimin yarattığı ‘yeni yüzyıl’da onların ‘iğva’sına kapılıp düşenler hakkında yazacaktım. ‘Düşkün’ diyecektim, ‘ne çok düşkün var’mış! Kimilerinin yol oğlu olduğu söylenen düşkünler üstelik! Hiç mi pir aşkına deyiş söylememiş, ikrar vermemiş, “dost elinden dolu içmiş deliyim/Üstü kan köpüklü meşe seliyim/Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim/ Ben de bu yayladan şaha giderim!” türküsünü mırıldanmamış, yol kardeşliğini bilmemiş… “Edep ya hu!” denildiğini hiç işitmemiş, daha da işitmez! Hele gönül kulağıyla hiç!
Ağustos beni hep üzer, en üzgün ayım ağustostur, olmayan telaşım gelir bulur beni, yazın son ayı sanki ömrün de son ayıdır, yaz da değildir güz de değildir, nasıl yaşadıysa Kirli Ağustos demiştir ya Edip Cansever ona, tozlu, gri, fazla, kötü, ölümlü, daha da neler yüklenebilir ona da biz yüklemeyelim! Ağustos en iyi okurum Neriş’i çekti aldı aramızdan, “o şimdi bir yaz denizinde” oldu, bu yaz gidemediğimiz denizlere benzemiyor o ama.
İlhan Berk’i, Eray Canberk’i tanıdı, okudu, sevdi, bazı genç şairleri de, Cumhuriyet gazetesi okudu, pazarları BirGün, ‘atom karınca’ derdim ona, Cumhuriyet kızları diyorlar ya, pek çok işi, sorumluluğu birlikte üstlenen, hep güvenilen, kimseyi yanıltmayan, doğal olarak laik, laiklik doğaldır çünkü, doğadır, insanın da doğası, insanın doğal hali, en çok da kadınların, onlardan, çocuklarıyla, kedilerle köpeklerle yaşadı, yaşamı genişletmeye çalıştı, eve getiremedik, şimdi yeryüzü denen o büyük evinde evrenin, bir söyleşide kimle tanıştırıyordum unuttum, ‘kayınvalidem’ dedim, yüzü bulutlandı, sonra hep ‘anne’ dedim, şimdi de.
Onca tişörtüm var var olmasına da giyecek yazım yok işte! Yazım kalmadı mı yoksa?
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz