Biz şimdi neyiz?
Dilara İlbuğa Yıldırım
“Biz şimdi neyiz?” Son yılların belki de en çok sorulan ilişki sorusu bu. Üstelik bu soruyu sormak bile başlı başına bir problem haline geldi. İlişkiye isim istemek “fazla beklentili”, “eski kafalı”, “baskıcı” ya da “bağımlı” olmakla eş tutuluyor. İçinden geçtiğimiz şu günler bildiğimiz birçok şeyi değiştirdi: Yemekler, mekanlar, sosyalleşme biçimlerimiz ve elbette ilişkiler. Aşık olmanın şekil değiştirdiği, bir ilişkiyi sürdürmenin hayli zorlaştığı zamanlardayız malum. Uygulamalarla birer birer seçenek kaydırılıyor, henüz birini tanımadan daha iyi bir seçeneğin peşine düşülüyor. Bu çağın “daha iyisi” talebi hiç bitmiyor.
İlişkilerin neden değiştiğini anlamaya çalışırken sürekli bireylere bakıyoruz ve suçu onlara atıyoruz. “Bu kuşak bağlanamıyor”, “Erkekler sorumluluk almıyor”, “Kadınlar çok seçici”, “İlişkiler tüketildi” diyoruz. Oysa bunların hiçbiri asıl nedeni açıklamıyor.
Bugün en çok konuştuğumuz ilişki biçimlerinden biri “situationship”. Sevgili değiller, arkadaş da değiller. Birlikteler ama birbirlerine karşı belirgin bir sorumlulukları yok. Her an bitebilir, her an yeniden başlayabilir. Son yıllarda hayatımıza giren “ghosting”, “love bombing”, “breadcrumbing” gibi kavramlar da aynı dünyanın dili. İlk bakışta bunlar yeni kuşağın tercihleri gibi görünüyor. Oysa neoliberalizm bize sonsuz seçenek sunduğunu iddia ederken, aslında tek bir ilişki mantığını yeniden üretiyor: Esnek birikim rejiminin yarattığı güvencesiz öznenin ilişki biçimini.
Bu ne sevgili ne arkadaş olma hali, neoliberalizmin ilişkilere etkisi değil; neoliberal öznenin doğal ilişki biçimi. Çünkü mevcut sistem, bireyi yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal olarak da sürekli rekabet eden, kendini pazarlayan ve riskten kaçınan bir özneye dönüştürüyor. Bu nedenle ilişkiler de uzun vadeli ortaklıklardan çok, geri çekilme ihtimali her zaman açık bırakılan geçici sözleşmelere benzemeye başlıyor. Esnekleşen, güvencesizleşen, yarınsız kalan, sürekli kendine yatırım yapmanın övüldüğü, yüksüzlüğün büyük bir erdem gibi sunulduğu bu çürümüş sistemde elbette ilişkiler de bundan nasibi alıyor.
Hiçbir kapıyı tamamen kapatma. Hiçbir seçeneği tüketme. Her an karşına daha iyisi çıkabilir. Bu artık sadece iş hayatının dili değil. Bugün ilişkilerin dili de bu. Kadrolu çalışmanın yerini proje bazlı işler alırken, uzun vadeli ilişkilerin yerini de ucu açık birliktelikler alıyor. İş değiştirmek, şehir değiştirmek, ev değiştirmek, sevgili değiştirmek... Aynı esneklik ideolojisinin farklı görünümleri.
Bugünün otuzlu yaşlarındaki kuşağı, altı ay sonra hangi şehirde yaşayacağını, bir yıl sonra aynı işte çalışıp çalışmayacağını, beş yıl sonra nasıl bir hayat kuracağını bilmiyor. Geleceğin sürekli ertelendiği bir düzende kalıcı bir ilişki kurmak, çoğu zaman sahip olmadığın bir istikrarı vaat etmek anlamına geliyor. Burada mesele ne bireyler ne kuşak ne de psikoloji; mesele ekonomi politik arka plan. Çünkü piyasa artık yalnızca tüketim alışkanlıklarımızı değil, duygularımızı da biçimlendiriyor.
Sevgili artık yalnızca aşık olduğumuz biri değil; karşılaştırılan, değerlendirilen ve yerine her an yenisi bulunabilecek bir seçenek haline geliyor. Flört uygulamaları bunun en görünür örneği. Bu uygulamalar yalnızca insanları tanıştırmıyor; piyasanın mantığını duygusal hayata taşıyor. Sonsuz aday havuzu, sürekli kıyaslama, hiç bitmeyen optimizasyon... İş ilanlarında olduğu gibi burada da kimse son seçeneğin karşısında olduğunu düşünmüyor. Bir sonraki kaydırmada daha uygun biriyle karşılaşabileceğine dair beklenti hep canlı tutuluyor. İş piyasasında CV’ni güncel tutman nasıl bekleniyorsa, ilişki piyasasında da kendini sürekli güncellemen bekleniyor. Daha fit ol. Daha eğlenceli ol. Daha üretken ol. Daha ilginç görün. Performans öznesi büyüyor…
Bu sonsuz seçenek ya da sürekli daha iyisini bulma ihtimali, özgürlük değil tükenmişlik getiriyor aslında. Çünkü bu bolluk hissi büyük ölçüde bir yanılsama. Sürekli karar vermek zorunda kalan insan, sonunda hiçbir karardan emin olamıyor.
Bir de bütün bunların sırtta kocaman bir kambur oluşturan maddi kısmı var. Bugün ev kurmanın maliyeti yalnızca romantik cesaretle aşılabilecek bir mesele değil. Kiralar, barınma krizi, çocuk büyütmenin maliyeti, borçlar, düşük ücretler... Ortak bir gelecek kurmanın ekonomik zemini her geçen gün biraz daha daralıyor. Bu yüzden “İlişkide yüksüz kalmak istiyorum” cümlesinin altında çoğu zaman yalnızca psikolojik değil, ekonomik bir gerçeklik yatıyor. Elbette herkesin bağlanmaktan kaçınmasının nedeni maddi yetersizlik değil ama bu davranış biçimini yaygınlaştıran toplumsal koşullar tam da bunlar. Maddi güvenceler aşındıkça duygusal güvenceler de aşınıyor.
Mark Fisher, kapitalizmin en büyük başarısının yalnızca ekonomiyi değil hayal gücümüzü de işgal etmek olduğunu söylüyor: Başka türlü bir dünyayı düşünemez hale geliyoruz. Aynı çöküş burada da geçerli. Kapitalist gerçekçilik yalnızca başka bir ekonomiyi değil, başka türlü bir aşkı da hayal etmemizi zorlaştırıyor.
Bu yüzden “ilişkilere isim koymayalım”, “akışına bırakalım”, “yük hissetmeyelim” gibi cümleler bize tarafsız görünüyor. Oysa bunlar belirli bir ekonomik düzenin söz dağarcığı ve tam da bu yüzden alternatifi hayal edemez hale geldiğimizi gösteriyor.
Piyasanın temel dinamiği olan esneklik, ilişkilerde kendini özgürlük gibi sunuyor. Kapitalizm artık yalnızca emek gücümüzü satın almıyor. Zamanımızı, dikkatimizi, bedenimizi ve duygularımızı da sürekli dolaşımda tutuyor. İnsandan beklenen şey yalnızca çalışması değil; her an daha iyi bir versiyonuna dönüşmesi, her an pazarlanabilir kalması ve hiçbir bağın onu yavaşlatmaması. Belki de bu yüzden bugün kimse kolay kolay “Sevgilim olur musun?” diye sormuyor. Çünkü bu soru geleceğe dair bir söz içeriyor. Oysa geleceğin kendisi güvencesizleştiğinde, söz vermek de lüksleşiyor.
Yani kısacası mesele ne aşk yorgunluğu ne de kuşaksal bir olgunlaşmamışlık. Dünümüz, bugünümüz ve yarınımız elimizden alındı. Tüm bu belirsizlik içinde belirli sınırları olan, güven veren, yarını da kapsayan ilişkiler kurma ihtimalimiz giderek azaldı. Bağlanmamak ise bir özgürleşme anlatısına dönüştü. Sermayenin esnekleştirdiği her şey -emek, zaman, gelecek- sonunda ilişkilerimizi de esnekleştirdi.
O çok övülen yüksüzlük bir erdem değil, tarihsel bir semptom. Ve bu semptom, bizi güvencesiz ve performans bağımlısı bireylere dönüştüren düzen ortadan kalkmadan kaybolacağa da benzemiyor. Çünkü asıl yük, yaşayabileceğimiz bir ilişki değil; bize dayatılan bu hayatın kendisi. Asıl o kamburdan kurtulduğumuzda gerçekten özgür olacağız.
Ve işte “o gün ölmek yasak!”1
1- Cemal Süreya, Tek Yasak
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz