Küresel Siyaset Dönüşürken-III: Türkiye’nin payına düşen

Bu yazıda, ilk iki yazıdaki ele aldığım dönüşümün Türkiye’ye yansımaları üzerinde duracağım. Burada da sorunun, Ankara’daki NATO zirvesi ya da NATO’nun dönüşüm sancılarıyla sınırlı bir konu olmadığını, genel, makro düzeyde yaşanan yapısal bir dönüşümden kaynaklandığını ileri sürüyorum. 

Daha önceki bir yazımda tartıştığım gibi Erdoğan, bir kez daha küresel sistemdeki dönüşüme adapte olmanın yolunu bularak iktidarını uzatmaya çalışıyor. Yazının sonunda söyleyeceğimi baştan söylemem gerekirse, iktidar Batı ile ilişkilerde tavizkar bir konuma geçmiş, Türkiye’yi kapasitesinden çok daha dar bir dış politika alanına sıkıştırmış durumda. Hareket alanı daralmış, elinde koz kalmamış olduğu için Erdoğan, Hakan Fidan ve hükümete yakın çevreler sürekli olarak Türkiye’nin stratejik önemini dünyaya anlatmaya çalışıyorlar. Zaten biraz siyaseti takip eden herkesin anlayacağı bir durumu sık sık Batı’daki muhataplarına hatırlatma ihtiyacı hissetmeleri bile, içinde bulundukları darboğazı gösteriyor.

Küresel gerilimlerin arttığı bu ortamda, Türkiye artık o sözü edilen pazarlıkçı (transactionalist) çizgisini bile çoktan terk etti. Kendisini pazarlık yapacak kadar güçlü görmüyor. Çok daha edilgen bir pozisyonda, gelecek seçimlere kadar dışarısını, daha çok Trump’ı ve Avrupa’yı yanında tutmaya çalışıyor. Günümüzde genel olarak AKP dış politikasının hali bu. 

AVRUPA GÜVENLİĞİNE VE NATO’YA HİZMET

"Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan aşamada ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz." 

Erdoğan, 8 Temmuz’da Ankara’daki zirve sırasında NATO Kuzey Atlantik Konseyi’nde yaptığı konuşmada bunları söylüyordu. Artık alıştığımız saptırma ve imaj çalışması içinde Erdoğan bu cümleyi kurarken, medyası “NATO Türkiye’ye selam durdu” türünden manşetler atıyordu. Oysa, Turgut Özal dahil hiçbir Türk siyasetçisi kendi kara ordusunu NATO’nun hizmetine sunmak için çabaladığını kamuya açık bir ortamda söylememişti. Bu açık sözlülük tebriki hak ediyor.

Erdoğan’ın bu sözleri, Türkiye’nin stratejik özerklik ve bölgesel liderlik peşinde koştuğunu savunan yerli ve yabancı yazar ve gözlemcileri de şaşırtmış mıdır bilinmez.

Erdoğan iktidarı, Avrupa’nın katmerli (Ukrayna Savaşı üstüne ABD’nin Avrupa güvenliğinden çekilme isteği) güvenlik kaygısının Batı gözünde kendisini değerli kılacağını, pazarlık gücünü artıracağını düşünüyordu. Büyük ihtimalle Erdoğan ve ekibi Avrupa güvenliğinin siyasal olduğu kadar, çevresine açacağı ticari imkanları da hesap ediyordu. Bu ancak kısmen doğruydu.

Avrupa Birliği (AB), Yeniden Silahlanma programı çerçevesinde 800 milyar avroluk bir borçlanma açıklarken ilk dilim olarak Mayıs 2025’te SAFE programını ve bu çerçevede savunma yatırımlarına 150 milyar avroya kadar destek olacağını açıkladı. AB mevzuatları karmaşık ve detaylıdır ve üye olmayanların da bu fonlardan nasıl yararlanacağı belirtilmiştir. Örneğin, katkının yüzde 35’inden fazlası AB dışından olamaz gibi.

AB, Türkiye’yi şimdilik bu fonların dışında tuttu. Bu kadar istekli bir ortağı, fonlarından faydalandırmak için Avrupa tarafının acelesi yoktu. Önceliği kendi şirketleriydi.

Türkiye şu ana kadar İtalyan Leonardo ve Fransız Safran gibi şirketlerle spesifik alanlarda işbirliği ile yetinmek zorunda kaldı. AB, bu koşullarda bile Türkiye ile savunma alanında işbirliği konusunda ne zaman, ne kadar ve ne ölçüde olacağına kendi karar verme gücünü elinde tutmaya devam ediyor. Türkiye’nin ısrarla ve saçma bir şekilde “Biz olmadan güvenliğinizi sağlayamazsınız” türünden kendini mi, Avrupa’yı mı ikna etmeye çalıştığı söylemlerine rağmen.

NATO’daki üyeler, zirvenin Ankara’da yapılmasının hatırına olsa gerek, Türkiye’nin ısrarıyla sonuç bildirgesine “savunma sanayisi başta olmak üzere savunma işbirliğinde müttefikler arasındaki kısıtlamalar olmamalı” maddesini koydurabildi. Bu da aslında bir niyet beyanı.

BALTIKLARDAN KARADENİZ’E İŞBİRLİĞİ

Avrupa, Türkiye’nin kendi güvenliğine yapacağı katkıyı kurumsal bir çerçeveye oturtmayı tercih etti. Örneğin, Baltıklardan Karadeniz’e uzanan bir hatta Türkiye’ye iş düşüyor ve Erdoğan yönetimi bir süredir bu rolü oynamaya zaten hevesli. Erdoğan övünerek NATO’ya en büyük katkıyı Türkiye’nin yaptığını ifade ediyor. 

Uzun süredir Türkiye “Baltık Hava Polisliği” görevini dönüşümlü yürütürken NATO Daimi Deniz Grubu’na beş kez komuta etti. Türkiye aynı zamanda Karadeniz Görev Kuvveti Komutanlığı'nı (CTF-BLACK) 2028 döneminde sürdürmekte. Ayrıca NATO Reaksiyon Gücü’nün komutasını da 2028’den itibaren İstanbul’daki 3. Kolordu üstlenecek.

Dahası Mart 2026’da Boğaz’da, Beykoz’da bir “Deniz Unsur Komutanlığı” kurulacağı bilgisi medyaya yansıdı. Bunun da çalışmalarının 2023’ten itibaren başladığı anlaşılıyor. Zaten Romanya ve Bulgaristan’la birlikte NATO ile koordineli çalışan mayın temizleme misyonu devam etmekte. 

Belli ki, NATO’nun Karadeniz’e verdiği önem doğrultusunda iktidar, Erdoğan’ın da dediği gibi, kendisinden istenen her görevi yerine getirmiş ve getirmeye de hazır. Zaten Erdoğan açıkça ““NATO misyon ve harekatlarına en fazla katkı sağlayan ilk beş müttefik arasında yer alıyoruz” diyor. 

UKRAYNA SAVAŞI’NDA ARTIK SAF BELLİ

Türkiye ayrıca Ukrayna Savaşı’nda, ilk başlardaki dengeli tutumunu terk ederek ABD ve Avrupa’dan gelen baskılara da boyun eğdi. Bir taraftan Ukrayna ile askeri ilişkilerini karşılıklı olarak güçlendi. Türkiye bir yandan çok ihtiyaç duyulan 155 mm top mermisi ve güdümlü roketler sağlarken Ukrayna da Türkiye’ye ATAK helikopterleri için motor sağladı. Erdoğan yine NATO zirvesinde “Envanterimizden Ukrayna’ya mühimmat sağlıyoruz” dedi.

Öte yandan İngiltere ile Fransa’nın girişimiyle Mart 2025’te kurulan Gönüllüler Koalisyonu’nun (The Coalition of the Willing) parçası oldu. Aslında bu tarih Türkiye’nin Ukrayna Savaşı’ndaki tarafsızlık iddiasını tamamen ortadan kaldırmış oldu. 

Gönüllüler Koalisyonu;

  • Ukrayna ordusuna askeri yardım ve silahlanmasına destek,
  • Silah alımlarının finansmanı, 
  • Uzun vadeli güçlü bir savunma kapasitesi oluşturmasını desteklemek,
  • Ukrayna’nın caydırıcılığını sağlamak ve ordusunu yeniden kurmasına destek olmak için çokuluslu bir kuvvet oluşturmak (Bu kısmı savaş bitince hayata geçirilecek),
  • Askeri eğitim, savunma sanayisinde ortak üretim, istihbarat alanında işbirliği öngörüyor.

Zaten Ankara zirvesinde Ukrayna’ya 2026 ve 2027 yıllarının her biri için 70 milyar avro askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği taahhüdünde bulundular. 

Tablo aslında çok açık ve Ruslar da bunu görüyorlar. Putin savaş koşullarında Türkiye gibi kritik bir ülkeyi tamamen karşısına almayı tercih etmese de, Erdoğan ile temaslarını çok seyrekleştirdi, Türkiye’nin barış görüşmelerini yapılması için heyetleri davet etmesine rağmen görüşme için Türkiye’yi değil Suudi Arabistan’ı tercih etti.

Rus Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov da geçenlerde “Hem ‘Gelin görüşmeleri burada yapın’ deyin hem de NATO belgelerinde Rusya karşıtı maddelere imza atın, bu ikisi olmaz” deyip şimdilik yumuşak tonda durumun farkında olduklarını belli etti.

ABD bu süreçte Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması konusunda daha fazla sorumluluk almasını beklerken Türkiye’nin oynayacağı role itiraz etmiyor. Sonuçta beklentisi bunun kısa vadede daha fazla Amerikan silahı alınması demek olduğunu biliyor. Uzun vadede ise dünya zaten çok hızlı değişiyor. Ama Türkiye’nin daha çok Ortadoğu’da görev almasını istiyor. Türkiye’yi artık Suriye ve Irak üçgeninde değerlendiriyor.

İktidar bu görevlerin hepsine razı bir görüntü çiziyor. Yeter ki yerini koruyabilsin…

Bu kendi içinde geniş bir tartışmayı gerektirdiği için başka bir yazının konusu olacak.