“Garnizon Kentleri”
Bu ifade, şehir sosyolojisi üzerine yazan klasik kuramcılardan Alman sosyolog Max Weber’e aittir. Şehir tarihi ve türlerini anlatan yazılarında bir kentsel değişken olarak ‘güvenlik’ kaygısı üzerine tartışmış ve alana dair sonraki kuşakları oldukça etkileyen analizler yapmıştı. Özellikle Avrupa’da, bugün artık bir hafıza mekanı olarak pek çok örneğini gördüğümüz ‘kale kentler’, bütün o analizlerin önemli konularından biriydi. Güvenliğin esas değişken olduğu o kentlerde mekan, sadece bir kaleden ibaret değildi. Diğer fonksiyonlarda da güvenlik kaygısının izleri gözlenebiliyordu.
Antik zamanlardan beri güvenlik kaygısıyla inşa edilen kent türleri, ortaçağda olduğu gibi modern zamanlarda da form değiştirerek, genellikle devam etmiştir. Üstelik salt Avrupa’da değil, hemen tüm coğrafyalarda kendi özgün örneklerini üretmiştir. Mesela Osmanlı devletinin son zamanlarında geliştirdiği ‘Blok Havz’lar, Avrupa’da vaktiyle inşa edilmiş ‘kalelerin’ bir benzeriydi. Adındaki ‘Havz’ nedeniyle genellikle baraj ya da su bentleriyle karıştırılan ‘Blok Havz’ ya da ‘Blok Havuz,’ aslında birer gözetleme, korunma ve etrafına saldırı merkezleri olarak tasarlanmıştı. İlgili raporlara göre çeşitli blok havz modelleri vardı, ‘bunlar mahallin önemine göre hakim noktalara yapılmış, etrafı kuvvetli tel örgülerle çevrilmiş ve içine yeteri kadar su, cephane ve yiyecek konularak hatırı sayılır birer kalecik olmaları’ öngörülmüştü.
Blok Havzlar, güvenlik kaygısının yaşandığı bölgelerde araziye serpiştirilirken, bazı merkezlerde kışlaların inşası ise aslında yeni kentler kurma politikasıydı. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaygın örneklerini gördüğümüz bu politika, Cumhuriyet rejiminin de benimsediği ve sürdürdüğü bir stratejiye dönüşmüştü. Bu politikanın gereği olarak, önce seçilen yerde bir kışla yapılıyor, sonra onun etrafında şehir örülüyordu. Bu politikanın uygulandığı mekanlar, elbette ‘güvenlik’ kaygısının diğer bölgelere göre daha baskın olduğu yerlerdi. Bugün artık bir kısmı tamamen silinmiş olsa da, Kürt coğrafyasında sıklıkla gördüğümüz kışla merkezli kentler bu politikanın ürünleriydi.
Erken Cumhuriyet yıllarında kışlaların etrafında şehirler kurmayı tercih eden Türkiye, bu güvenlikçi politikalardan hiç vazgeçmedi ve her dönem onun türlü yeni biçimlerini üretmekle meşgul oldu. Şimdilerde yine Kürt coğrafyasında pek çok bölgede adeta serpiştirilmiş olarak gördüğümüz ‘Kalekollar’ ya da ‘Kuleler’ herhalde bu eğilimin en yeni ve son örnekleridir. Tamamında, tüketime ilişkin tüm fonksiyonların da içinde toplandığı birer gözetleme merkezleri olarak, bütün araziyi tarayan bu kuleler, sanki Osmanlının ‘Blok Havz’larının bir sureti gibi duruyorlar.
Modern şehirleri, kırsal alanlarıyla birlikte detaylı biçimde kontrol ve gözetim imkanı sağlayan bu yeni güvenlik mekanlarının meşrulaştırılması da her zaman ‘terör’ ve ‘anarşi’ gibi, aslında çoğu kez ne ifade ettiği belli olmayan gerekçelere dayandırıldı. Bu yüzden hükümetler değişse de ‘terör’ ve ‘güvenlik’ söylemini esas alan politika ve uygulama neredeyse hiç değişmedi. Özellikle bazı bölgelerde bu tür mekanların inşası hız kesmeden devam etti ve bugüne geldi.
İlgili devlet yetkililerinin söylemlerine bakılırsa bir yılı aşkın bir zamandır gündemde olan ‘terörsüz Türkiye’ hedefinin artık gerçekleşeceği varsayılıyor. Hatta ‘terörün’ ülkenin gündeminden çıkmakta olduğu en üst düzeydeki resmi açıklamalarda tellaffuz ediliyor. Eğer böyle ise şehirlerde veya kırsal bölgelerde ‘güvenlik’ değişkeni üzerine inşa edilmiş bütün mekanların işlevleri ve ömrü de doluyor demektir. O halde önceden ‘terör gerekçesiyle’ inşa edilmiş bütün o mekanları şimdi birer hafıza mekanı olarak yeniden işlevlendirmek makul ve yeni bir kamusal politika olarak tartışılabilir. Bu mekanlar, kuruluşlarından başlayarak tanıklık ettikleri süreçleri-pratikleri kamuya sunan birer bellek mekanı olarak yeniden tasarlanabilir ve üretilebilir. Türkiye bunu yapabilirse, ‘terörsüz ülke’ söyleminin gerçekliği üzerine toplumsal mutabakatın yolu da belki bir ölçüde açılabilir.
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz