Burası artık orası değil!
Cüneyt Cebenoyan aramızdan ayrılalı 7 yıl olmuş...
İyi ki yaşadın Cüneyt!
Kralı uğruna giriştiği katliamlarla övünmeyen, aldığı canlar için vicdan azabı çeken Kral Odysseus'un damgasını vurduğu 2026'da bir şey daha oldu: Ormanların cesur ve yakışıklı kahramanı Robin Hood'un aslında 'zenginden alıp fakire vermek'le hiç ilgilenmeyen rezil bir haydut ve acımasız bir katil olduğunu öğrendik.
The Death of Robin Hood/Robin Hood'un Ölümü Haziran ayında gösterime girmişti, ama Christopher Nolan'ın Odyssey'iyle paralellikler içeren ilginç karakter değişimi nedeniyle, geç de olsa anılmasında fayda var.
Bu filmde yaşlı ve hasta, dağ başında yapayalnız yaşayan bir Robin Hood'la karşılaşırız. Kendisi hakkında anlatılan hikayelerin hepsinin uydurma olduğunu, servetin zengin ve fakir arasında eşit bölüşümüyle zerre kadar ilgilenmediğini, kendi çıkarından başka hiçbir şeyi önemsemeden önüne çıkanı öldürdüğünü öğrendiğimiz Robin, dağ başında intikamcılarını beklemektedir. Yakınlarını öldürdüğü insanlar bazen onu bulur, öldürmeye çalışırlar. Geçmişin hayaletlerinden kurtulamayan Robin yaşama isteğini çoktan tüketmiş, vicdan azabıyla kıvranarak hak ettiğini düşündüğü ölümü beklemektedir. Lakin gelenlerin hiçbiri onu öldürecek teknik beceriye sahip değildir, kurban listesine eklenmekten başka bir şey başaramazlar.
Çetesi dağılmış, adamların çoğu öldürülmüştür. O sırada, Robin Hood hikayelerinin en sempatik karakteri Little John çıkagelir. Bu epey karanlık filmden bekleneceği gibi hiç sempatik yanı bulunmayan Little John, öldürdüğü birinin yerine geçmiş, çiftçilik yapmaktadır. Evli ve bir kız babası olan Little John'un başı, gerçekte kim olduğunu anlayan kanlılarıyla derttedir. Robin arkadaşına yardıma gider, ölümcül yaralar alır, John tarafından bir adadaki yetimhanede yarı pagan yarı Hıristiyan bir rahibenin bakımına teslim edilir. Burada Robin, nihayet beklediği adaletle karşılaşacaktır.
∗∗∗
Hem Odyssey hem de Robin Hood'un Ölümü, uygulanırken çok haklıymış gibi görünen şiddetin ne kadar kötü, ne kadar insanlık dışı bir şey olduğunu, sadece kurbanda değil katilde de onulmaz yaralar açtığını anlatıyor. Bu savaş ve şiddet karşıtı söylemin her zamankinden daha önemli, daha değerli olduğu günlerden geçiyoruz. Bir de şu ataerkil ve erkek-egemen bakışı yeniden üretmekten kaçınabilseler, ne güzel olurdu...
Her iki filmde de erkeklik kaynaklı şiddet eylemleriyle karşılaşıyoruz: Öncelikle, Truva yerle bir edildi çünkü Odysseus'un yüce kralı Agamemnon'un baldızı Helen'i, Menelaos'un kadınını kaçırarak 'mülk'e karşı affedilmez bir suç işlemişlerdi. Finaldeyse, kraliçenin içlerinden birini seçmesi için ısrar ederek İthaka sarayında bekleyen prensler şiddetli bir sonla karşılaştı, çünkü Penelope'ye, Odysseus'un 'mülk'üne göz dikmişlerdi.
Robin Hood ise tam bir erkek gibi yaşamış, sonunda da etrafındaki -yetimhanedeki- kadınları tam bir baba gibi yönlendirerek kendi ölümünü organize etmişti.
İki anlatı da, görünürde “Ah, şiddet ne kötü bir şey, keşke olmasaydı!“ diyor, ama bu şiddetin nasıl bir yapıdan kaynaklandığıyla ilgilenmiyor.
∗∗∗
Diğer tüm canlılar evrim süreçlerini doğayla karşılıklı etkileşim içinde yaşarken, insanın evrimi öncelikle ellerini kullanmaya başlaması, sonra da ateşin keşfi -daha doğrusu ateşin nasıl kontrol edileceğinin keşfi- sayesinde, hiç de doğal olmayan bir ivme kazandı.
Bundan 10 bin yıl kadar önce avcı-toplayıcı topluluklardan tarımsal üretim yapan toplumlara geçişle yaşanan altyapısal değişimin aile ve özel mülkiyet olgularını doğurmasıyla, o güne dek görülmemiş, cinsiyet kökenli bir tuhaflık ortaya çıktı: Ataerki (patriarchy) ve erkek-egemenliği (male-dominance).
Bu, doğal ve biyolojik ayrımlara dayanan bir olgu değil: Doğada dişil ile eril cinsler arasında bir denge gözetilirken, hatta bazı hayvan türlerinde grup örgütlenmesi, gebelik ve emzirme yetenekleri sayesinde 'türün devamı'ndaki rolü nedeniyle dişiler etrafında gerçekleşirken, insan türünün yaşadığı sapma hiç de biyolojik farklılıklara dayanmıyordu -meseleye bugünkü 'kadın güzelliği' algısıyla bakmayın; 10 bin yıl önce kadınlarla erkekler arasında kas ve bedensel güç ayrımları bugünkü kadar büyük değildi. Peki ne oldu da babalar annelerden, oğullar kızlardan üstün sayılır oldu?
∗∗∗
Kesin yanıtları bilmiyoruz. Göbeklitepe gibi tapınma alanları, mağara duvarlarındaki resimler, arkeolojik ve paleontolojik bulgular da bize istediğimiz yanıtları sağlayamıyor. Bu durumda, sanırım şöyle düşünmek en sağlıklısı: Ne olduysa oldu, ataerkil/erkek-egemen bir toplumsal yapı kurduk. Bugün, bu yapının son 4 bin yıllık dünya tarihini nasıl bir şiddetle biçimlendirdiğini biliyoruz.
Kuruluş dinamiklerini bilmiyorduk ama yıkılış dinamikleri üstüne düşünebilir, kadınla erkeğin -ve kendini 'ne kadın ne erkek' olarak tanımlayan bireylerin- eşitliğine ve aslında cinsiyetin önemsizliğine dayalı, amacı 'sahip olmak' değil 'olmak' olan bir toplumu nasıl kuracağımız üstüne tartışabilir, buranın Sparta olmadığını, buranın Truva ya da Sherwood Ormanı olmadığını haykırabiliriz.
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz