Yapay Zekâ: Yeni bir elektrik mi, yoksa nihai dijital ideoloji mi?

Münir Karataş

Son yıllarda matematiksel araştırmalarda çarpıcı bir değişim yaşanıyor. Google DeepMind’ın FunSearch ve AlphaProof gibi yapay zeka sistemlerinin önemli yardımıyla, matematikçiler makine zekasının beklenmedik yapılar ürettiğini, zor problemler için yeni yollar önerdiğini ve bir zamanlar neredeyse tamamen insan sezgisine ait olan akıl yürütme biçimlerine yardımcı olduğunu görmeye başladılar. 

Böyle bir sistem karmaşık bir kombinatoryal probleme son derece zarif bir çözüm ürettiğinde, matematikçi Jordan Ellenberg “bu içgörüyü bir matematikçinin ömür boyu övünebileceği” türden bir fikir olarak tanımladı. Aynı sıralarda, Fields Madalyası sahibi Terence Tao ve diğer önde gelen matematikçiler bilimsel araştırmada yeni bir eşiği tartışmaya başladılar: İnsanların giderek daha büyük soruları formüle edebileceği, yapay zeka sistemlerinin ise bunların etrafındaki hesaplamaları, ispat stratejilerini ve kavramsal iskeleti keşfetmeye yardımcı olabileceği bir gelecek. 

Bu çalışma yapay zekanın çok yakın bir gelecekte teknik bir araç olmaktan çıkıp görünmez bir altyapıya dönüşmesini, bu dönüşümün ideolojik, iktidarsal ve öznel etkilerini dört başlık altında incelemeyi amaçlıyor. Bu çerçevede Yapay zekânın ne yaptığı kadar, yavaş yavaş sorgulanmayacağı yakın geleceği tartışmaya açan bir davet olarak okunabilir. 

Yaklaşık bir yüzyıl önce, elektrik bilim insanlarının laboratuvarlarında deneysel bir merak nesnesiydi. Kablolara dikkat kesilinen, kıvılcımları heyecanla izlenen, ne yaptığı sorulan bir fenomendi. Bugünse varlığından çok, yokluğu hissedilen bir altyapı koşuluna dönüştü. Günümüzde elektrik neredeyse doğanın bir parçası gibi sorgulanmadan kabul edilen bir “norm” haline geldi. 

Yapay zekâ da benzer bir eşiğe, üstelik çok daha kritik bir noktaya gelmiş durumda. Artık yalnızca bir araç olma özelliğini aşan, toplumsal, ekonomik ve bilişsel süreçleri çalıştıran neredeyse tüm sistemlerin “işletim sistemine” dönüşmekte. 

I. OTONOM AJANLAR VE KARAR YETKİSİ

Geleneksel yazılım anlayışında, insan özne hâlâ karar vericiydi. Yazılım, insan niyetini uygulamak için vardı ve bir araçtı.  Ama bugün bu denge hızla değişiyor. Yeni nesil yapay zekâ sistemleri, sadece komutlara yanıt vermiyor -kendi hedeflerini belirliyor, çok adımlı planlar kuruyor ve zaman zaman bizim yerimize kararlar alıyor. 

Bu gelişme genellikle üst perdeden bir anlatımla övünülerek “verimlilik” ya da “otomasyon başarısı” olarak sunuluyor. Elbette bu ilk bakışta başarılı bir paketleme. Oysa asıl mesele, kararın nerede ve kim tarafından alındığı. Asıl perdelenen şey, kararların artık insan zihninin dışında algoritmik bir ara katmanda veriliyor oluşudur. Ve bu katmanda beliren yegane olgu, bizim adımıza “arzu eden” bir makinenin varlığıdır. 

Böyle bir durumda, Marx’ın yabancılaşma kavramını başka bir boyuta taşımamız gerek.  Artık sadece üretimle sınırlı kalmayan, karar alma sürecinden de yabancılaştığımız bir evrilme sürecindeyiz. Sistem, sorumluluğu bizden alırken öznenin en içkin ve belirleyici iki özelliğini de devralıyor, “niyet ve irade.” 

Burada Herbert Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan eleştirisi yeniden gün yüzüne çıkıyor. Marcuse, teknolojinin bireyi yumuşak ama etkili bir tahakkümle sistemin ihtiyaçlarına göre şekillendirdiğini söyler. Bugün, yapay zekâ bu “yumuşaklıkta” epey ustalaştı, hızı, verimliliği ve konforu öyle kusursuz optimize ediyor ve kullanıcı bu hizmete öyle gönüllüce teslim oluyor ki, sonunda çok sofistike bir şekilde niyet ve iradenin devriyle oluşan köleliğini bireysel özgürlük gibi yaşamaya başlıyor. 

Özgürlük zannettiği ise sadece yönlendirilen seçenekler arasında tercih yapabilme yetisine indirgeniyor. 

Görünür olanı belirleyen sistem, karar verene dönüşüyor. Biz, karar veren yerine sunulan kararlara uyum sağlayan bir kullanıcıya indirgeniyoruz, bilmem farkında mıyız?  

II. ROBOTİK VE ALANIN KOLONİZASYONU

Yapay zekânın yazılımdan çıkıp fiziksel bedenlere eklemlenmesi, yalnızca bir teknolojik gelişmenin çok ötesinde aynı zamanda ciddi bir politik, ekonomik ve sosyal kırılmanın kilometre taşıdır.  Büyük Davranış Modelleri sayesinde robotlar artık sadece önceden yazılmış hareketlerin ötesinde çevrelerinden öğrendikleri tepkilere göre davranış geliştirip sergileyebiliyorlar. 

“Makine, ölü emektir” diyen Marx yaşasaydı bu klasikleşmiş ifadesini nasıl güncelerdi acaba?  

Bugün Marx’ın ölü emek diye tanımladığı makineler canlı emeğin temel özelliklerini -öğrenme-uyum sağlama ve karar verme- taklit eden bir biçime bürünmüş durumdalar.  

Sermaye artık, canlıya benzeyen ama ona ücret ödemeyen, söz hakkı tanımayan bir varlık yaratıyor: yaşayan emeğin hayaleti gibi çalışan makineler. Bu makineler birer çalışan gibi görünür, ama onlara grev hakkı, toplu sözleşme, ücret artışı ya da yıllık izin gibi haklar tanınmaz. 

Otomasyonun insanı “çalış” baskısından özgürleştirip, kişisel gelişimine ve mutluluğuna odaklanmasını sağlayacağı yönündeki umutların bu mevcut sistem içinden gerçekleşmesi mümkün müdür? Bu soruya istemin doğası göz önüne alındığında verilebilecek kısa cevap nettir: Tabii ki hayır. 

Öte yandan gelişen üretim ilişkileri çerçevesinde robotun “eve” girmesini sadece teknolojik bir yenilik olarak görmek, fazlasıyla naif bir bakış olur. Bu, özel alanın -yani evin, bakımın, gündelik hayatın ve boş zamanın- sermaye tarafından yeniden kolonize edilmesidir. Artık ev işi, çocuk bakımı, temizlik ya da alışveriş gibi eylemler de veri üretiminin bir parçası haline gelmiştir. 

Ve boş zaman, dinlenme? O da  sistemin “henüz” tam kolonize edemediği bir üretim rezervi olarak görülür. Ve unutmayın, “Makine evdeyse, sırada beden vardır." 

III. BEDENİN DEBUG EDİLMESİ:

Yapay zekâ artık doğrudan etimizi ve kemiğimizi, yani varlığımızın en mahrem sığınağını yeniden tanımlarken karşımızdaki yeni paradigma bize şunu fısıldıyor, İnsan, algoritmalarla ölçülebilen, teknik müdahaleye muhtaç “ruhu” olmayan bir altyapıdır. DNA ise artık bir hayat ağacının dalları olarak görülmez, çözülmesi gereken bir veri zincirinin halkalarından ibarettir. 

Bu bakış açısında, protein katlanmaları, genetik dizilimler ve erken teşhis sistemleri biyolojik birer mucize olarak kabul edilmez, çözülmeyi bekleyen birer "veri problemi" olarak masaya yatırılır ve ameliyata alınır.  Varlığın muhteşem Biyolojisi, algoritmik mühendisliğin bir alt dalına fütursuzca indirgenir. 

Sonra bu devasa dönüşüm, kulağa çok hoş gelen, umut vaat eden o parlak sloganla pazarlanır: “Kişiselleştirilmiş Tıp.” Ancak bu vitrinin arkasında saklanan gerçek çok daha soğuk bir o kadar da acımasızdır.  Bu vaat, sadece elitlerin erişebildiği bir imtiyaz, sınıfsal uçurum ise teknolojik parıltının altında kasten gizlenen bir acı gerçekliktir.  

Fakat asıl mesele sadece sağlık hizmetine kimin ulaştığı yanında Michel Foucault’nun “biyopolitika” kavramının burada korkutucu bir safhaya evrilmesidir.  Beden artık korunması, özen gösterilmesi gereken kutsal bir bütünlükten çıkarak her an güncellenmesi, optimize edilmesi ve "arıza" çıkarmaması gereken bir donanıma dönüşmektedir. 

Buradaki paradoks hem sarsıcıdır, hem de ürkütücüdür. “Elitler için pazarlanan "ölümsüzlük" hayali, gerçekte sermaye için nihai bir üretim stratejisinden başka anlam ifade etmez.  Hedef, bozulmayan, teklemeden çalışan, "asla arıza yapmayan" biyolojik bir işçi yaratmaktır. Bir tür post-human Homo Deus: Bedeni durmaksızın çalışan, ancak iradesi ve arzuları sistemin ana kartıyla tam uyumlu hale getirilmiş bir yeni varlık formu. 

Bu yeni rejimde sağlık, bir "iyileşme pratiği" olmaktan çıkıp; sistemin kesintisiz çalışmasını garanti altına alan soğuk bir “bakım protokolüne” dönüşecek, İnsan artık bir yazılım gibi ele alındığından Bug’ları temizlenen, yamalarla ayakta tutulan ve durmaksızın "işlem yapması" beklenen bir birim olacaktır.  Artık mesele "yaşamak" değil, sistemin içinde "işlemeye devam etmektir çünkü.” 

Bu distopik tabloyu sadece bir gelecek projeksiyonu olarak görmek hatalıdır. Bugün, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde bile kişiselleştirilmiş bir kanser ilacına ulaşmanın bedeli, ortalama bir çalışanın yıllık gelirine denk düşüyor. Sahra altı Afrika’da sıtma ilacına ulaşamayan çocukları ya da pandemi döneminde patent duvarları yüzünden aşısız ölen milyonları bir kenara bıraksak bile, sistemin kendi merkezinde yarattığı bu erişilemezlik, yapay zekâlı tıbbın kime hizmet ettiğini açıkça gösteriyor. 

Işıklar yanıyor, evet, ama bu ışık sadece bedeni bir "hammadde" olarak görenlerin yolunu aydınlatıyor. 

IV. TARİHİN HAMMADDELEŞMESİ: GEÇMİŞİN ALGORİTMİK YENİLENMESİ

Yapay zekâ yalnızca geleceğin haritasını çizmekle yetinmez, o, aynı zamanda geçmişin toprağını da yeniden kazar ve onu bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirir. Gelişmiş dil ve görüntü modelleri, tarihsel belgeleri, tozlu arşivleri, kadim el yazmalarını ve silik kültürel izleri olağanüstü bir hızla tarar, sınıflandırır ve "özetler." 

Ancak bu devasa işlem, tarihin tozlu raflardan "nesnel" bir gerçeklik olarak indirilmesi anlamına gelmez. Aksine, geçmiş, artık bugünün katı algoritmik mantığıyla yeniden çerçevelenmektedir. Walter Benjamin’in o meşhur “tarih meleği”, fırtınanın önünde sürüklenirken arkasında bıraktığı felaket kalıntılarına büyük bir kederle bakıyordu. Oysa yapay zekâ, o trajik kalıntılardan kusursuz grafikler ve pürüzsüz tablolar üretir. İnsanlığın kırık dökük anlatıları, sistemin midesinde sindirilerek düzenli veri kümelerine dönüştürülür. 

Artık geçmiş, kendi bağlamında bir anlam ve ruh taşıyan o derin anlatı değildir. O, ancak sistemin işleyebildiği, etiketleyebildiği ve kategorilere ayırabildiği ölçüde “gerçek” kabul edilen bir hammadde alanıdır. Belleğin yerini tahminleme algoritmaları, anlatının yerini ise istatistiksel olasılıklar alır. 

Buradaki sessiz cinayet şudur: Algoritmanın kavrayamadığı, veri setine sığdıramadığı veya "anlamsız gürültü" olarak kodladığı her hatıra, her acı ve her iz -sanki hiç yaşanmamışçasına tarihin karanlığına gömülür. Algoritma için görünmez olan, gerçeklik için de yok hükmündedir. 

SONUÇ: BU NEDEN ŞİMDİ OLUYOR?

Bu dönüşümü bir tesadüfün eseri gibi yorumlamak/algılamak sistemi eksik okumaktır. Üstelik birçok entelektüel, bu sistemin büyüsüne kapılarak arkasındaki hegemonik yapıyı -bilinçli ya da bilinçsiz- göz ardı ediyor. 

Hesaplama kapasitesinin devasa ölçeklere ulaşması, veri birikiminin kritik eşiği aşması ve model mimarilerindeki o yapısal kırılma, bizi insan-merkezli sistemlerin güvenli limanından çıkarıp, post-hüman bir işletim rejimine doğru amansızca itmektedir.  

Yakın gelecekte bu sistemin dışında kalmak, basitçe bir faturayı ödememek ya da bir teknolojiyi reddetmekle sınırlı kalmayacak. Bu, toplumsal gerçekliğin dışına itilmek, "varlık katmanından" silinmek anlamına gelecek. Yapay zekâ artık bir araç olma özelliğini aşarak içinde soluk aldığımız, kararlarımızı onun sınırları içinde şekillendirdiğimiz ve dışına çıkmanın giderek imkansızlaştığı bir gerçeklik altyapısına doğru evrilmektedir.  

Elektrik, bir zamanlar karanlığı görünür kılmıştı, yapay zekâ ise iktidarın yüzünü görünmez kılıyor. 

Buradaki asıl tehdit ve trajedi, yapay zekânın bizi zincirlere vurup köleleştirmesi ihtimalinin ötesinde onun sunduğu o hipnotize edici “kusursuz hizmetten” o kadar memnun kalmamızdır ki, bu gönüllü teslimiyeti bir özgürleşme sanıyoruz. Daha hızlıyız, daha sağlıklıyız, daha verimliyiz... Ancak tüm bu "dahalar”, irademizi sisteme devretmenin teselli ikramiyeleridir. 

Žižek’in o karanlık uyarısı tam burada yankılanıyor: “Işıkları kapattığımızda her şeyin görünür olmasından korkarız.” 

Yapay zekâ, bu ışıkları bir daha hiç sönmeyecek şekilde açıyor. Ancak bir şartla: Sadece görmemizi istediği alanları aydınlatarak. Bizler, o parlak spotların altında her şeyi gördüğümüzü sanırken, aslında karanlıkta kalanların yasını tutmayı bile unutuyoruz. Sorun tam da burada başlıyor; gerçeklik seçileni gösteren bir ekran haline gelirken, biz o ekranın dışındaki koca bir evreni, yani kendimizi ve hakikatimizi yavaş yavaş yitiriyoruz.