Tarihsel kıyaslamalar ve günümüzdeki “Zeitenwende” süreci: Almanya'da savaş ekonomisi

Nafiz ÖZBEK- Frankfurt - Eski IG Metall Sekreteri

Bundan önceki yazımda ( https://www.birgun.net/makale/zeitenwende-ve-sermaye-almanya-nin-yeniden-askerilesmesinin-politik-ekonomisi-727293) Almanya’da güncel siyasetin önemli bir parçası olan silahlanma yarışında ortaya çıkan “Zeitenwende” (Dönüm Noktası), konusuna ana hatlarıyla değinmiştik. Orada da belirttiğimiz gibi Almanya, şansölyenin kürsüsünden ilan edilen "Zeitenwende" kavramıyla birlikte, ülkenin cumhuriyet tarihindeki en büyük askerî ve endüstriyel yeniden yapılanma süreçlerinden birini yaşıyor. Almanya'nın bu yeni militarizasyon dalgası, kamuoyunda ve siyasi çevrelerde doğal olarak tarihsel hafızayı, özellikle de nasyonalsosyalizm dönemindeki (1933–1945) merkezi planlanan savaş ekonomisini ister istemez akıllara getiriyor.

Bu yazıda geçmişteki totaliter dönüşüm ile bugünkü piyasa ekonomisi (Neoliberalizm) temelinde işleyen düzende yeniden silahlanmaya, militarist istikametteki yapısal benzerliklere, fakat bunlar arasındaki temel farklara da özetle bir göz atmak istiyoruz. Çünkü silahlanma konusu sadece Almanya'nın iç politikasını değil, tüm Avrupa'nın gelecekteki ekonomik, politik ve sosyal yönelimini anlamak açısından hayati bir önem taşıyor.

SİVİL ÜRETİMDEN SİLAH SANAYİSİNE GEÇİŞ (1933–1945)

NSDAP dönemine baktığımızda, Nazi Almanyası'nda nerdeyse tüm ekonominin, halkın büyük bölümüyle birlikte ideolojik ve pratik bakımdan savaş hazırlıklarına ve "Dört Yıllık Plan" çerçevesinde (en geç 1936'dan itibaren ve 1939 savaşıyla birlikte) adım adım mutlak bir savaş ekonomisine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bu süreçte sadece geleneksel ağır sanayi değil, sivil alanda da üretim yapan pek çok sektörün zorla veya devlet eliyle silah üretimine endekslendiği bilinen bir gerçek. 

Bu dönemde Almanya'da silahlanma kararları, Hitler'in diktatörlük rejimi altında görünüşte merkeziyetçi olmayan, birbiriyle rekabet eden kurumlar ve şahıslar ağı tarafından alınıyor, fakat en üst düzeyde doğrudan Adolf Hitler tarafından onaylanıyordu. Hitler, "Führer ve Reich Şansölyesi" sıfatıyla doğrudan "Führer Kararları" (Führer-Erlässe) çıkarır veya komutanların/bakanların sunduğu planları bizzat onaylar ya da reddederdi. 

Silahlanmanın hızı, hangi silahlara öncelik verileceği (örneğin "mucize silahlar" veya denizaltı üretimi) tamamen onun stratejik kaprislerine ve vizyonuna bağlıydı. Genel olarak ordu komutanlıkları veya ilgili bakanlıklar askeri ihtiyaçları raporluyor, Albert Speer gibi bakanlar bu üretimin lojistik ve sanayi altyapısını planlıyor, son onay ise doğrudan Adolf Hitler tarafından veriliyordu. Rejim içerisindeki bürokratik ve askeri çekişmeler nedeniyle, onay mekanizması çoğunlukla Hitler'in favori projelerine veya doğrudan verdiği talimatlara göre şekilleniyordu. Böylece Naziler özellikle Almanya ağır sanayine baskıyı artırıyorlar ve sanayiyi, toplumu ve orduyu savaşın kaçınılmaz bir parçası haline getiriyorlardı.

BİR KAÇ SOMUT TARİHSEL ÖRNEK VERECEK OLURSAK:

Otomotiv sanayisinde Opel (Rüsselsheim), General Motors bünyesindeyken binek otomobil üretimini tamamen durdurarak Wehrmacht için "Opel Blitz" kamyonları, tank parçaları ve uçak motorları üretimine geçmiş bulunuyordu. Benzer şekilde Auto Union, Daimler-Benz ve Köln’deki Ford fabrikaları askeri lojistiğe ve motor teknolojisine yönlendirilmişti.

Makine ve Tarım Aletleri üretiminde eskiden lokomotif üreten Henschel & Sohn şirketi, dönemin en önemli tank üreticilerinden biri haline gelmişti (Panzer VI Tiger). MAN ise Panzer V Panther modellerinin geliştirilmesinde kilit rol oynadı.

Hassas Mekanik, Optik ve Elektroteknik alanlarında Carl Zeiss (Jena) ve Leica (Wetzlar) gibi optik devi firmalar; topçu nişancı dürbünleri, denizaltı periskopları ve askeri optik cihazlar üretmek zorunda bırakılmıştı. Siemens ve AEG gibi elektronik devleri ise telsizler, uçak elektroniği ve mühimmat fünyelerine odaklanmışlardı.

Tüketim Malları ve Büro Malzemeleri alanında ise örneğin Frankfurt merkezli, bisiklet ve daktilo üreten Adlerwerke bile uçak gövde parçaları, piyade mühimmatı ve tank aksamları üretecek şekilde tümden askeri üretim alanına dönüştürülmüştü.

Sanayinin böylesine militarize edilmesinde elbette işçilere de ihtiyaç vardı. Alman işçilerin yanı sıra kimi üretim yerinde ev kadınları, hatta çocuklar dahi üretime bağlanmış, fakat bu yeterli gelmemişti. Bu dönemde işçi sıkıntısı yaşayan Alman Silah Endüstrisi, Nazi aktörlerin plan ve destekleriyle savaş esirlerini de ayrıca fabrika sahalarında kurulan zorunlu çalışma kampları (Zwangsarbeit) üzerinden tedarik ediyor ve toplama kampı mahkûmlarının insanlık dışı sömürülmesiyle silah üretimini inanılmaz derece artırabiliyordu.

Peki bugünkü durum nasıl? 

"ZEİTENWENDE" VE GÜNÜMÜZ ALMANYA'SI

Bugünkü Federal Almanya Cumhuriyeti'nde, Nazi dönemindeki gibi devlet baskısıyla ve kararnamelerle gerçekleştirilen topyekûn bir zorunlu silah üretim seferberliği bulunmuyor. Ancak bu alanlarda yapısal paralellikleri ve sinsi bir normalleşme sürecini de göz ardı etmemeliyiz. Bugün farklı olan şey özellikle yapısal ayrışmalarda göze çarpıyor:

Başta hemen belirtelim. Günümüz Almanya’sında Nazi dönemindeki gibi bir komuta ekonomisi yok. Nazi Almanyası'ndaki totaliter kamulaştırma ve zorunlu dönüşümün aksine, bugünkü Alman ekonomisi piyasa kurallarına dayanıyor. Bu kurallar ne derece demokratik, tabi ki tartışmaya değer, fakat biliyoruz ki, tüm şirketler askeri ihaleleri kabul edip etmemekte serbest, örneğin eskiden olduğu gibi kimse herhangi bir otomobil üretim şirketini siyasal olarak ve tek kişinin vereceği bir kararname ile silah üretmeye zorlayamaz.

İkincisi, silah üretim alanları eskiden olduğu gibi geniş çaplı değil, olması da gerekmiyor, çünkü bu üretim tarzı için artık uzmanlaşmış üretim kapasiteleri bulunuyor: Yani, 1940'larda daktilo fabrikalarından bira imalathanelerine kadar herkes savaşa katkı sunmak zorundayken, bugün silah veya askeri üretim ağırlıklı olarak Rheinmetall, Hensoldt, Krauss-Maffei Wegmann veya MBDA gibi köklü savunma (resmi tanıma dikkat: savaş değil, savunma!) sanayisindeki uzman şirketlerde yoğunlaşıyor.

Üçüncüsü, piyasada birbiriyle kıran kırana rekabet eden, ama kimi alanlarda tekelleşmekte olan işletmeler arasında kâr hırsının yanı sıra gönüllülük esası var. Yani mevcut üretim artışı, devlet baskısından ziyade milyarlarca avroluk özel fonlar, uzun vadeli devlet ihaleleri ve şirketlerin rekor kâr elde etme motivasyonuyla besleniyor.

Şimdi esas gizli benzerliklere ve endişe verici eğilimlere de bir bakalım:

Kapitalizmin güncel tanımı olan ve global düzeyde etkin bir ideolojiye dönüşen neoliberalizm (yani piyasa ekonomisi) belli esas ve kurallara dayanmasına rağmen, bu sistemin içinde günümüzde toplumlara “güvenlik politikası” olarak dayatılan ve konjonktürü geçmişi hatırlatan bazı yapısal örtüşmeler de yok değil - ki kanaatemizce asıl tehlike de zaten bu alanda yatıyor!

Yine bir kaç örnek verecek olursak:

Birincisi Almanya’da sanayi tabanı genişletiliyor. Şunu açıkça görebilir ve güncel siyasi tartışmalarda izleyebiliriz ki, geleneksel silah üreticileri artan mühimmat ve araç talebini tek başına karşılayamadığı için, siyasi aktörler ve iş dünyası birlikleri sivil teknoloji ve makine mühendisliği firmalarını askeri tedarik zincirine çekmek için aralıksız baskı yapıyorlar.

İkincisi “özel sivil hükümler" (Zivilklausel) kevger gibi deliniyor: Geleneksel olarak sadece sivil araştırmalar yapmayı taahhüt eden üniversitelerde ve araştırma enstitülerinde, ordusallaşma lehine bu kısıtlamaların kaldırılması için yoğun bir siyasi ve ekonomik baskı uygulanmasına şahit oluyoruz.

Üçüncüsü çift kullanımlı (Dual Use) teknolojiler normalleşiyor: Yarı iletkenler, yapay zekâ, dron teknolojisi ve yazılımlar artık hem sivil hem askeri alanda kullanılmaya çok müsait ve nitekim çok yerde kullanılıyor (Rusya-Ukrayna savaşı, Yakın Doğu’daki savaşlar, Türkiye Silah Sanayindeki gelişmeler). Bunun yanı sıra sivil teknoloji girişimleri, sundukları ürünlerin askeri sistemlere entegre edilmesiyle bu çarkın doğal bir parçası haline getiriliyorlar. Evet, hiç bir şirket artık bunu zorla yapmak zorunda değil, fakat neoliberal sistemin rekabet düzeni içinde bu alandaki rant kavgalarının kızıştığını ve cazip rant sağlayan askeri araç gereç ve silah üretimini paylaşmak isteyen işletmeleri dünyanın pek çok yerinde görmek mümkün.

SONUÇ

Bugünkü Almanya'da sivil fabrikaların doğrudan birer silah fabrikasına dönüştürülmesi evet hukuki, toplumsal ve ekonomik açıdan söz konusu değil. Ancak yaşanan süreç, ekonominin derinlemesine militarize ve endüstriyel olarak yeniden yönlendirildiği gerçeğini de gizleyemiyor. Milyarlarca avroluk bütçeler ve bürokratik engellerin kaldırılmasıyla, sivil ve askeri alan arasındaki geleneksel sınırlar her geçen gün siliniyor. Tarih, bu tür süreçlerin bir kez rayına oturduğunda durdurulmasının ne kadar zor olduğunu defalarca göstermiştir. Günümüzün "güvenlik" söylemleri altında atılan bu adımlar, sadece Almanya'nın ekonomisini değil, Avrupa'nın ve pek çok diğer ülkenin gelecekteki siyasi mimarisini de kökten şekillendireceğini bilmemiz ve karşı önlemlerin alınması için örgütlü hareket etmemiz gerekiyor.