Niçin koruyucu hekimlik ilkelerini rafa kaldırdık?

Dr. Mustafa TORUN

Sağlık, yalnızca hastalığın yokluğu değildir; Dünya Sağlık Örgütü’nün de tanımladığı gibi “bedensel, ruhsal ve toplumsal olarak tam bir iyilik hâlidir.

Bu ilkeyi 1961 yılında yasalaştıran ülke Türkiye’ydi.

224 sayılı Sağlığın Sosyalleştirilmesi Yasası, belki de dünyada bir ilkti.

Yasanın mimarı Prof. Dr. Nusret Fişek’in felsefesi şu sözlerle özetlenirdi: “Önce koru, sonra tedavi et, en sonunda onar.”

Daha önce yazdığım “Sağlığın sosyalleşmesi” başlıklı yazıda belirttiğim üzere yasa, sağlığı “en uçtan merkeze” taşıyan bir mimari öneriyordu: Sağlık evi Sağlık ocağı Hastane

Her 5-10 bin kişilik nüfusa bir sağlık ocağı kurulması, tam gün ekip hizmeti verilmesi, sürekli eğitim alan sözleşmeli personelin görevlendirilmesi ve altyapı tamamlanmadan yeni bir adım atılmaması temel kurallardı.

Yasanın devrimci dört ilkesi vardı:

1. Toplum Hekimliği: Sağlık yalnızca hekimin işi değildi. Hekim, hemşire, ebe, sağlık memuru ve toplum hekiminden oluşan ekip; insanı, biyolojik ve toplumsal çevresiyle birlikte ele alacaktı.

2. Eşitlik ve Bütünlük: Hiçbir ayrım gözetilmeden herkes sağlık hizmetlerinden yararlanacaktı. Hizmetler entegre, birleşik olacaktı. Sağlık ocakları aynı zamanda kırsal kalkınmanın odağıydı. En ücra köşeye dahi hizmet, “talep edilmeden” götürülecekti.

3. Önceliklendirme: En çok öldüren, sakat bırakan ve en sık görülen hastalıklara öncelik verilecekti.

4. Planlama: Hizmetler nesnel verilerle değerlendirilecek, sağlık hizmetleri “iyilik hâli” tanımına göre planlanacaktı.

Peki, ne oldu da bu ilkeleri rafa kaldırdık?

Maalesef yasa yürürlükte olmasına rağmen işlevsiz durumda.

2003 sonrasında uygulanan “Sağlıkta Dönüşüm” programıyla sistem, birinci basamak merkezli yapıdan uzaklaştırılarak hastane merkezli, performansa ve tedaviye dayalı bir modele evrildi.

Aile hekimliği sistemine geçildi ancak 224 Sayılı Yasa’nın öngördüğü ekip yapısı, bölgesel sorumluluk anlayışı ve toplum hekimliği odağı tam anlamıyla kurulamadı.

Sağlık ocakları kapatıldı, koruyucu hekimlik ise “aşı ve tarama” hizmetlerine indirgendi.

Bütçenin yüzde 80’i tedaviye, yalnızca yüzde 5’i koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılıyor.

Bilimsel sonuç ortada: Türkiye’de ilk beş ölüm nedeninin dördü önlenebilir hastalıklardan oluşuyor. Bunlar kalp-damar hastalıkları, kanser, KOAH ve diyabet. Ani kalp durmaları, inmeler ve hipertansif krizler acil servislerimizi dolduruyor.

Oysa kanıtlar net: Koruyucu sağlık hizmetlerine harcanan 1 TL, 4-6 TL’lik tedavi maliyetini önleyebilir. Tütünle mücadele, obeziteyle savaş, düzenli tarama ve aşılama çalışmaları milyonlarca yaşamı kurtarabilir.

Kronik böbrek hastalarında aneminin, kansızlığın yönetimi; kardiyolojide riskli bireylerin 10 yıl önceden belirlenmesi; enfeksiyon hastalıklarında sürveyans, gözetim ve izleme çalışmalarının yürütülmesi...

Bunların hepsi birinci basamakta başlar, hastanede değil. Bunu asla unutmayalım. Çözüm, 224 Sayılı Yasa’yı çöpe atmak değil; onun ruhunu güncelleyerek yeniden hayata geçirmektir.

Dijital altyapıyla desteklenen aile sağlığı merkezlerini gerçek birer “sağlık ocağı”na dönüştürmeliyiz.

Ekip çalışmasını, saha taramalarını, veri temelli planlamayı ve toplum hekimliğini yeniden merkeze almalıyız.

Sağlık bir haktır. Hak ise yalnızca hasta olunca hatırlanan bir şey değildir.

Koruyucu hekimliği rafa kaldırdığımız her gün, yarının yoğun bakımını ve tabutunu finanse ediyoruz demektir.

* Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı, ÇEKED Başkanı