Hediye Levent ile söyleşi: Yeni ekonomi konsepti
Etki Can Bolatcan
Ağustos’un başında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir mezhep bloğu olarak karşımızda duruyor.
İmzalanmış bir yazılı bir hukuki metnin dahi bulunmadığı anlaşmada ucu açık ortak savunma taahhütleriyle, ABD’nin gücünü ve taleplerini sergileyen toplantı çıktılarıyla bölgenin yeni ekonomik ve askeri ihtiyaçları şekillendiriliyor.
Bölgede İran’ı ve ABD - İsrail karşıtı güçleri çevreleme ve tüm ticaret koridorlarını askerileştirme amacı taşıyan yeni paktın taşıdığı derin çelişkiler, Pakistan’ın İran’la stratejik bağları, Suudi Arabistan-BAE ekonomik rekabeti ve kurucu ortak Mısır’ın pakttan çekilmesi yapının kırılganlığını ve yapaylığını hatırlatıyor.
Saray rejimi ise ülke içinde kaybettiği meşruiyetini dışarıdan, özellikle Trump yönetiminden alacağı destekle tahkim etmeye çalışıyor. Ülkemiz emperyalizmin Ortadoğu’daki tereddütsüz askeri taşeronuna dönüştürülürken içeride ABD’nin sömürge elçisi Barrack’ın biçtiği monarşik rejimleri içselleştirmenin yollarını arıyor.
Ortadoğu’da halkların egemenliğini hiçe sayan bu emperyalist kuşatmayı ve Türkiye’nin bu kuşatmadaki rolünü gazeteci Hediye Levent ile konuştuk.
Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Trump da bu anlaşmayı övgülerle karşıladı, önemli bir adım ve ilk adım olduğunu değerlendirdi. Bu anlaşmanın ABD ve Trump açısından önemi nedir acaba?
Bu anlaşma, İran’a yönelik askeri olmayan fakat bölge ülkelerinden gelen diplomatik bir baskı da oluşturacaktır. Bu nedenle Trump ve en azından İsrail açısından olumlu karşılandığını söyleyebiliriz.
Suudi Arabistan, Türkiye ve elbette Pakistan, İran’a yönelik bu savaşta birçok kez arabuluculuk yapmaya veya çeşitli şiddetli saldırıları durdurmaya çalıştılar, nitekim durdurdukları da oldu, bizzat Trump’ın açıkladığı örnekler de var. Ancak aynı zamanda bölgede yeni petrol hatları ve ticaret güzergahlarıyla ilgili projeler giderek ciddileşiyor. Hürmüz ile ilgili sorun çözülse bile ticaret ve güvenlik koridorlarını artık tek bir rotaya endeksleyemeyiz, bağlayamayız. Çünkü bu durum ciddi bir zafiyet yaratıyor.
Tam da bu noktada, bölgede enerji ve ticaret tedarik hatlarının oluşmasıyla birlikte yeni bir ekonomik konsept şekilleniyor. Aynı zamanda bu hatların korunması için yeni bir güvenlik konsepti de oluşuyor. Bu yeni güvenlik konsepti çerçevesinde, hatların geçtiği bütün ülkelerin asgari düzeyde de olsa uzlaşması gerekiyor.
İRAN AYAK UYDURMAYA ZORLANIYOR
Burada durumu kısaca toparlayacak olursak Türkiye ve Suudi Arabistan aynı zamanda İran’a şunu söylüyor, "Sana yönelik saldırıları ve iç savaş ihtimalini biz de kabul etmiyoruz. Ancak sen de artık bu yeni ekonomik ve güvenlik konseptine dahil olmak zorundasın.”
Altını çizerek belirteyim, burada İran’ın içerideki yönetim biçiminden bahsetmiyorum. Ancak bu durum İran’ı dünya ekonomik sistemiyle, Amerika ve Batı sistemleriyle olan ilişkileri konusunda değişmeye zorluyor.
Tabii buradaki en önemli faktörlerden biri de Rusya ve Çin gibi ülkelerin pozisyonudur. İran bu ülkelerden de istediği ölçüde destek alamadı. Çin ve Rusya’nın da İran’a "Bölgedeki yeni ekonomik konsepte dahil olmuyorum" diyebileceği bir alternatif sunamadığını görüyoruz.
Belirttiğiniz gibi burada İran’a dolaylı bir yaptırım boyutu da var. ABD-İran savaşında da Türkiye ile İran arasında ufak gerilimler yaşanmıştı. Anlaşmanın Türkiye ve İran arasında daha ciddi bir gerilime yol açacağı söylenebilir mi?
Hayır, söylenemez. Aksine bu durum İran’ı rahatlatan bir gelişmedir. Çünkü İran her ne kadar Amerika’ya karşı savaşında şu anda kazanıyor gibi görünse de bu yanlış bir yorumlamadır.
Amerika ve Trump yönetimi İran savaşını kazanmak üzere, yani dünya medyasında flaş haberlerle verilecek ve yaklaşan Amerikan seçimlerinde kendi kamuoyunu coşturacak birtakım kazanımlar elde etmek amacıyla savaşa girmişti.
Oysa İran’ın hedefi kazanmak değil, kaybetmemektir. Parçalanmamak, devletin ve kurumların tamamen çökmemesi, insanların sınırlara yığılmaması. İran’ın müzakere gücünü yitirmemesi demektir.
Aksine İran’ın elindeki Hürmüz kartı ve Babilmendip’i kapatabileceğine yönelik söylemleri oldukça etkili olmakla birlikte etkileri sonsuz olan söylemler değildir. İspanya Trump yönetimine destek vermedi, İtalya İran savaşını eleştirdi;, Trump istediği desteği göremediği için bu savaşı bir NATO misyonuna dönüştüremedi. Ancak İran’ın Hürmüz ve Babilmendip gibi dünya ticareti ile enerji tedarik hatlarını felç edebilecek hamleleri, Trump’a destek vermeyen ülkelerin bile kendi çıkarları doğrultusunda İran karşısında sıralanmasına yol açabilir. Dolayısıyla Hürmüz kartı nükleerden daha etkili olmakla birlikte iki tarafı keskin bir bıçaktır ve İran’ın elini de kesebilir. İran artık bunun da farkında.
Bu bağlamda Amerika ve İsrail ile İran arasına yumuşak bir geçiş hattının yerleşmesi İran’ın lehinedir ve ona zaman kazandıran bir durumdur. Burada Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ittifakından bahsediyorum. Dolayısıyla bölgede Türkiye ile İran arasında bir gerilim olacağını zannetmiyorum. İki ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda çeliştikleri noktalar elbette olacaktır. Özellikle yeni dönemde bölgede ciddi güç boşlukları var. Bunların doldurulmasıyla ya da İran’ın dönüşüm süreciyle ilgili olarak iki tarafın çıkarları doğrultusunda pazarlıklar yaptığı, bunu gerilime dönüştürmemeye çalıştığı bir süreç beklenebilir.
Anlaşma ve pakt dahilinde Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı koruyacağı söylenebilir mi? Örneğin Husilere karşı Türkiye’nin askeri bir müdahalesi olur mu?
Suudi Arabistan’ın Husilerle savaşmak ya da Yemen’i tekrar bir savaş alanına çevirmek gibi bir niyeti yoktur. Çünkü bu durum Babilmendip’in güvenliğini yerle bir edecektir. Suudi Arabistan ile İran arasındaki uzlaşmaya bağlı olarak Yemen’de de bir uzlaşma süreci ortaya çıkabilir. Dört yıl önceki ateşkesle birlikte Yemen’de bir statüko oluşmuştu. Ancak Yemen fiilen iki parça halinde ve bu statüko bir şekilde bozulacak.
Husilerin de kendi hesapları var. Yemen’deki yeni düzende mümkün olduğunca güçlü bir pay almak istiyorlar. Husilerin Yemen’de güçlü bir pozisyon elde etmesi İran açısından olumlu olacaktır ancak bu durum Yemen’i tamamen İran’ın arka bahçesine çevirmez. Çünkü bunun bir üst basamağında İran ile Suudi Arabistan arasındaki uzlaşma ve İran’ın dönüşümü yer alacaktır.
Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından yola çıkarak bölgenin önde gelen güçlü ülkeleri İran’a, vekil ve proxy grupları silahlandırarak savaş yürütme döneminin kapandığını ifade ediyorlar. Dolayısıyla Yemen’in savaş alanına dönmesi Suudi Arabistan’a İsrail ve BAE karşısında ikinci bir cephe açar. Bu nedenle süreci diplomasiyle çözmeye çalışacaklardır.
Peki, "Durum böyleyse neden NATO’nun 5. maddesine benzer bir madde koydular ve bu bir askeri pakta dönüştü?" diye sorulabilir. Bu durum, Yemen meselesinden bağımsız olarak bölgedeki yeni ekonomi konseptiyle alakalıdır. Yeni ekonomi konsepti, yeni güvenlik konseptini şekillendiriyor. Artık petrol ve ticaret hatlarının güvenliğinin askerileştiği bir süreç yaşanıyor. Türkiye’nin yaptığı da bu.
Bir diğer nokta ise Türkiye’nin bu pakt vesilesiyle Afrika ve Kuzey Afrika’daki cepheleşme sürecinde yerini sağlamlaştırmaya çalışmasıdır. Somali ve Somaliland meselesinde Türkiye ile İsrail zaten karşı karşıyadır. Sudan’da iç savaş sürmekte, Libya kaynamaktadır. Bütün bunlar düşünüldüğünde bu pakt, Yemen’den ziyade, İran savaşıyla birlikte bir süredir askıya alınan Afrika ve Kuzey Afrika’daki nüfuz mücadelesinin yeniden ısınmaya başladığının bir göstergesidir.


Yanıtlar (0)
Cevap Yaz