Görünmez duvarlar arasında: Modern ceza sistemlerinde şiddetin değişen biçimleri ve tecrit üzerine bir inceleme

Buse YAREN

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle,
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler...

— Orhan Veli Kanık

Meydan, 15 Mayıs 1948

I. MODERN CEZA SİSTEMLERİNDE ŞİDDETİN DEĞİŞEN BİÇİMLERİ

Çağdaş ceza sistemlerinde, suçun niteliği ne olursa olsun, bir mahkûmu fiziksel işkence yoluyla ıslah etmeye çalışmak hem hukuken suç kabul ediliyor hem de küresel ölçekte reddedilen bir uygulama olarak görülüyor. Ancak bedensel şiddetin cezaevlerinden büyük ölçüde silinmiş olması, sistemin tamamen insancıl bir yapıya kavuştuğu anlamına gelmiyor. Modern ceza infaz mekanizmalarında fiziksel şiddet, yerini çoğu zaman daha görünmez fakat daha sinsi bir yönteme bırakıyor. Hücre hapsi gibi uygulamalar bedende görünür yaralar açmıyor belki; ancak bireyi toplumsal bağlarından kopararak zihinsel bütünlüğünü ve benlik algısını doğrudan hedef alıyor.

II. EVRİMSEL HAFIZA VE SOSYAL ACI

Evrimsel psikoloji perspektifinden bakıldığında, insanın ataları için tek başına hayatta kalmak neredeyse imkânsızdı. Bir grubun parçası olmak, vahşi doğada yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi belirliyordu. Bu nedenle insan beyni, sosyal bağları su ve besin kadar temel bir hayatta kalma ihtiyacı olarak kodladı.

Nitekim nörobilimci Naomi Eisenberger ve ekibinin öncülük ettiği meşhur "Cyberball" fMRI araştırmaları, sosyal dışlanma ve yalnızlığın fiziksel acıyla aynı sinirsel mekanizmaları harekete geçirdiğini ortaya koyuyor. Deneyde, basit bir dijital top yakalama oyunundan kasıtlı olarak dışlanan katılımcıların beyin görüntülemelerinde, fiziksel bir yaralanma esnasında etkinleşen anterior cingulate korteks (ACC) bölgesinin yoğun biçimde etkinleştiği gözlemlendi. İnsan için başka insanların varlığı yalnızca duygusal bir ihtiyaç değil, aynı zamanda biyolojik bir zorunluluk. Tecrit uygulamaları ise bu temel gereksinimi sistematik biçimde ortadan kaldırıyor.

III. İZOLASYONUN NÖROBİYOLOJİK VE BİLİŞSEL ETKİLERİ

Tecridin insan üzerindeki yıkıcı etkileri yalnızca mahkûmiyet süreciyle sınırlı kalmıyor; çoğu zaman özgürlüğe kavuştuktan sonra da varlığını sürdürüyor. Uzun süreli izolasyon ve mutlak duyusal yoksunluk koşullarında beynin genel elektriksel aktivitesinde kronik bir yavaşlama ve azalma gözlemlendiği, klinik çalışmalarla ortaya konuyor. Dış dünyadan gelen uyarım akışı tamamen kesildiğinde, iki kritik beyin bölgesi doğrudan yapısal ve işlevsel erizyona uğruyor: Duygusal düzenleme süreçlerinde hayati bir rol oynayan amigdaladaki hasar, öfke kontrolünü zorlaştırırken yönelim ve hafıza işlevlerinin merkezi olan hipokampusteki aşınma ise bilişsel yetileri zayıflatıyor. Bu doğrultuda Stuart Grassian'ın araştırmaları, izolasyonun psikiyatrik tahribatını anlamak açısından önemli bir zemin sunuyor.

Bu mekanizmanın yakın tarihteki en net yansımalarından biri, ABD'deki Angola Hapishanesi'nde 29 yıl boyunca hücre hapsinde tutulan Robert King'in serbest bırakılma sürecinde gözlemlendi. King, tahliyesinin ardından yapılan değerlendirmelerde ve verdiği röportajlarda, uzun süreli izolasyonun bir sonucu olarak mekân algısını büyük ölçüde yitirdiğini ve geniş alanlarda yön bulma becerisinin kalıcı olarak hasar gördüğünü belirtiyor. Sonuç olarak tecride maruz kalan bireylerde yer ve zaman algısının yitirilmesi, yoğun konsantrasyon güçlükleri, kronik hafıza sorunları ve dış dünyadan uyarım alamayan beynin kendi içinde ürettiği halüsinasyonlar gibi ağır nöropsikolojik semptomlar ortaya çıkıyor.

IV. TECRİT VE TOPLUMSAL SAĞLIK ÜZERİNE

Bu nörolojik değişimlerin psikolojik düzlemdeki karşılığı ise kronik anksiyete, panik bozukluklar ve majör depresyon gibi ağır klinik tablolar olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu etkiler yalnızca zihinsel sağlıkla da sınırlı değil. Sürekli stres altında kalan organizmada kortizol düzeyleri uzun süre patolojik olarak yüksek seyrediyor ve bu durum bağışıklık sisteminin işlevlerini baskılıyor. Nitekim Craig Haney'nin araştırmaları, uzun süreli hücre hapsinin bireyler üzerinde yarattığı derin psikolojik aşınmayı ampirik verilerle ortaya koyuyor.

Uzun süreli izolasyona maruz kalan gruplar üzerinde yapılan geniş çaplı araştırmalar, mutlak tecrit altında tutulan bireylerin çoğunda geri dönüşü güç zihinsel aşınmalar bulunduğunu gösteriyor. Ampirik veriler, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla birlikte somatik hastalık riskinin, kardiyovasküler rahatsızlıkların ve erken ölüm oranlarının anlamlı ölçüde arttığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle tecrit, yalnızca bireysel bir ceza yöntemi değil; etkileri toplum geneline yayılan önemli bir halk sağlığı sorunu olarak da değerlendirilebilir.

V. SOSYAL AYNANIN KIRILMASI VE BENLİK ALGISI

Tecridin yarattığı bu çöküş, kaçınılmaz olarak bireyin en korunaklı kalesi olan kimliğini de aşındırmaya başlıyor. Sosyolog Charles Horton Cooley'nin "Aynadaki Benlik" (Looking-Glass Self) teorisine göre benlik, bireyin tek başına inşa ettiği pasif bir yapı değil. İnsan, başkalarının bakışlarını, tepkilerini ve değerlendirmelerini bir ayna gibi kullanarak kendisi hakkında bir algı oluşturuyor; öz değerini, kimliğini ve toplumsal konumunu bu geri bildirimler aracılığıyla şekillendiriyor. Başka bir ifadeyle zihin, "başkalarının gözünde nasıl göründüğünü" tahmin ederek ve bu tatmini sürekli güncelleyerek benlik bütünlüğünü koruyor.

Oysa hücrede kimse size bakmıyor; kimse varlığınızı onaylamıyor ya da reddetmiyor. Zihnin kendisini yansıtarak doğrulayabileceği tek bir yüz dahi yok orada. Hücre hapsi gibi mutlak izolasyon biçimleri, bireyin etrafındaki tüm insani aynaları ortadan kaldırarak zihni referanssızlığa mahkûm ediyor.

VI. SONUÇ

Orhan Veli Kanık'ın "yalnız yaşamayanlar bilmezler" dizeleri, insanın sosyal bağlara duyduğu temel ihtiyacı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bu şiirsel çerçeve, tecridin modern ceza sistemlerinde fiziksel şiddetin yerini alan görünmez bir müdahaleyle yalnızca bedeni değil, zihni ve benlik bütünlüğünü de etkileyebildiğini düşündürüyor.

Nörobilimsel ve psikolojik bulgular, sosyal bağlardan koparılmanın birey üzerinde kalıcı ve çok boyutlu sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyor. Bu nedenle tecrit, yalnızca bir ceza yöntemi değil, insan doğasının temel sosyal ihtiyaçlarını doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun alanı olarak değerlendirilmelidir.