Fidel Castro 100 yaşında: Tarih onu akladı

Nikos Mottas / idcommunism.com

Fidel yargılaması sırasında, adıyla özdeşleşecek savunmasını yaptı. Savunmasını şu sözlerle bitirdi: "Beni mahkûm edin. Fark etmez. Tarih beni aklayacaktır." Bunlar, diktatörlüğün mahkemesi önündeki genç bir devrimcinin meydan okuyan sözleriydi. Ama bundan daha derin bir anlam taşıyordu: Küba halkının yabancı tahakkümün ve kapitalist sömürünün nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihinin bilinçli öznesi haline gelebileceğine duyulan inancı ifade ediyordu.  

Ocak 1959’daki zafer, yalnızca bir hükümetin yerini başka bir hükümetin alması değildi. Batista’nın yerine aynı toplumsal düzeni daha saygın biçimde yönetecek biri geçmiş olsaydı, Washington bunu kabul edebilirdi. Kapitalist çıkarlar ve ABD’nin hâkimiyeti güvence altında olduğu sürece diktatörlük hiçbir zaman ABD’yi rahatsız etmemişti. 

Devrim ise temelden farklı bir şey yaptı. Toprak reformu büyük toprak sahiplerini hedef aldı. Kamulaştırmalar yabancı tekelleri ve Küba burjuvazisini karşısına aldı. Ekonominin temel sektörleri aşamalı olarak kapitalist mülkiyetten çıkarıldı. Küba, ekonomik ve siyasi olarak ABD’ye bağımlı kılan zincirleri kırdı ve sosyalist inşanın yolunu açtı. Asıl kopuş da burada yaşandı.  

Devrimden önce Küba kağıt üzerinde bağımsızdı ama ekonomik olarak bağımlıydı. Şeker üretimi, yabancı sermayeye büyük ölçüde bağımlı olan ekonomiye hâkimdi. Büyük toprak mülkleri, derin kırsal yoksullukla yan yana varlığını sürdürüyordu. Havana, kumarhaneleri, lüks otelleri, fuhuşu ve organize suçuyla dış dünyaya pazarlanıyordu. Ancak bu vitrinin arkasında başka bir Küba vardı: işsizlik, okuma yazma bilmezlik, sağlıksız konutlar ve derin sınıfsal eşitsizlikler. 

Batista siyasi muhaliflere işkence ediyor ve onları öldürüyordu, ama Washington onun müttefiki olmayı sürdürüyordu. Belirleyici mesele hiçbir zaman soyut anlamda “demokrasi” değildi. Asıl mesele sınıf çıkarıydı. Batista kapitalist mülkiyeti ve ABD egemenliğini savunuyordu; Devrim ise bunların ikisine de meydan okudu.  

İşte bu nedenle devrim öncesi Küba, antikomünist anlatının dışına itilmek zorundadır. Çünkü o dönem yeniden hatırlandığında şu temel sorular kaçınılmaz hale gelir: 1959’dan sonra topraklarını, tekellerini, ayrıcalıklarını ve siyasi iktidarını kim kaybetti? Buna karşılık okulları, hastaneleri, toprağı, sosyal hakları ve egemenliği kim kazandı?  

Devrimin ardından gelen kazanımlar ne mucizeydi ne de yukarıdan tek bir istisnai lider tarafından bahşedilmiş armağanlardı. Bunlar doğrudan iktidarın el değiştirmesine dayanıyordu. Kitlesel okuma yazma bilmezlik neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Eğitim evrensel bir toplumsal hak haline geldi. Ülke çapında kamusal bir sağlık sistemi kuruldu. Küba, büyüklüğüyle kıyaslandığında dikkat çekici ölçekte doktorlar, öğretmenler, bilim insanları, mühendisler ve diğer uzmanlardan oluşan kuşaklar yetiştirdi. Kadınlar ekonomik, siyasi ve toplumsal yaşama çok daha geniş ölçüde katıldı; bilim, kültür ve spor halkın geniş kesimlerine açıldı.  

Sosyalizm çelişkileri, hataları ya da bürokratik sapmaları ortadan kaldırmadı. Bunu hiçbir ciddi komünist iddia etmez. Küba deneyiminin gösterdiği daha önemli şey şuydu: Özel kâr en üstün ölçüt olmaktan çıktığında, toplum kapitalizmin rutin olarak ihmal ettiği ihtiyaçlara devasa insani ve maddi kaynaklar yönlendirebilir.  

Küba enternasyonalizmi, bu yeni toplumsal ahlakın en seçkin ifadelerinden biri haline geldi. Burada Che Guevara’nın “yeni insanın” oluşumundan söz ederken kastettiği şeyi görmek mümkündür: Bireysel rekabetin ve özel birikimin ürünü olan bir insan değil; kolektif mücadelenin, dayanışmanın ve sosyalist inşanın bilinçli bir öznesi olan insan.  

Kübalı sağlık çalışanları 1960’taki yıkıcı depremin ardından Şili’ye, üç yıl sonra da bağımsızlığını yeni kazanmış Cezayir’e gitti. Sonraki on yıllarda doktorlar, hemşireler, öğretmenler ve diğer uzmanlar Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın dört bir yanına yayıldı; çoğu zaman sermayenin kâr görmediği için gitmediği bölgelere ulaştılar.  

Tarih bunu gerektirdiğinde bu enternasyonalizm silaha da sarıldı. Angola’da Kübalı enternasyonalistler Atlantik’i koloniler edinmek, madenleri ele geçirmek ya da Kübalı şirketlere imtiyaz sağlamak için değil; apartheid Güney Afrika tarafından desteklenen saldırganlığa karşı mücadele eden bir halka yardım etmek için geçti. Kanlarını Havana’dan binlerce kilometre uzakta döktüler; bu mücadelenin etkileri Angola ve Namibya’dan apartheid rejiminin temellerine kadar uzandı.  

Burada emperyalizmle arasındaki karşıtlık neredeyse bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. ABD emperyalizminin tarihsel sicili darbelerle, işgallerle, vekalet savaşlarıyla, suikast operasyonlarıyla, gerici diktatörlüklerle ve boyun eğmeyi reddeden halklara yönelik ekonomik boğma politikalarıyla doludur. Dokunaçları Latin Amerika’nın çok ötesine uzanır; askeri üsleri, tekelleri, mali baskıyı ve siyasi müdahaleyi ülkelerin üzerine saran emperyalist bir ahtapot gibi hareket ederken bunu her zaman “özgürlük” söylemiyle yapar.  

Küba’nın affedilmez suçu, bu dokunaçları kesmiş olmasıydı. 

Altmış yılı aşkın süredir Amerika Birleşik Devletleri, kahraman Küba halkına ekonomik, ticari ve mali abluka uyguluyor; bu, bütün bir toplumu tüketmeyi, yoksunluk yaratmayı ve Devrim’in içeriden yenilgiye uğratılması için gerekli koşulları oluşturmayı amaçlayan soykırımcı bir ekonomik savaş politikasıdır. Başkanlar değişti, yöntemler farklılaştı, bazı önlemler sıkılaştırıldı ya da gevşetildi, ancak stratejik hedef hiç değişmedi.  

Abluka ne soyut bir kavram ne de her şeyi açıklayan bir mazerettir. Sonuçları hastanelere, fabrikalara, elektrik santrallerine ve Kübalıların evlerine kadar giriyor. Finansmana, ilaçlara, teknolojiye, yakıta, makinelere ve yedek parçalara erişimi engelliyor; sınır ötesi etkisi ise Küba’dan binlerce kilometre uzaktaki bankaları, denizcilik şirketlerini ve işletmeleri bile tehdit ediyor. Bunun arkasındaki hesap, acımasız olduğu kadar basittir: Yaşamı yeterince çekilmez hale getir, belki de halkın çektiği sıkıntılar işgalin, sabotajın ve siyasi tecridin başaramadığını başarır.  

Bununla birlikte Marksistlerin Küba’daki her sorunu abluka ile açıklamaya ihtiyacı yoktur. Bürokratik zayıflıklar, planlama hataları, etkisiz uygulamalar, düşük verimlilik ve diğer iç çelişkiler vardı ve bunlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Sosyalist inşa yalnızca övgülerle ilerlemez; zayıflıkları gidermeye yönelik eleştiri vazgeçilmezdir. Ancak bunun, Küba’daki her soruna aynı reçeteyi sunanların “eleştirisiyle” hiçbir ortak yanı yoktur: Sosyalizmi tasfiye etmek, kapitalist mülkiyeti yeniden tesis etmek ve adayı yeniden ABD sermayesinin kucağına döndürmek.  

Devrim tarihindeki en ağır sınav, Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’da sosyalizmin karşıdevrimci biçimde yıkılmasıyla geldi. Küba başlıca ekonomik ilişkilerini neredeyse bir gecede kaybetti ve yıkıcı Özel Döneme girdi. Üretim çöktü, yakıt kıtlığı başladı, ulaşım kötüleşti ve yoksunluk derinleşti. Washington, Miami ve burjuva basınının büyük bölümü Devrim’in ölüm ilanını hazırlamaya koyuldu. Ama bunun için erkendi.  

Küba halkı çok büyük fedakarlıklara katlandı, ancak kapitalist restorasyon gerçekleşmedi. Dünyanın en güçlü emperyalist devletine yalnızca doksan mil uzaklıktaki küçük bir sosyalist ülke, ekonomisinin büyük ölçüde dayandığı uluslararası ekonomik çerçeveyi bir anda kaybetmesine rağmen ayakta kalmayı başardı. Emperyalizm, Küba Devrimi’nin Sovyetler Birliği’nin enkazı altında gömüleceğini sanıyordu. Aradan otuz yıldan fazla zaman geçti; hala bekliyor. 

Fidel Castro’nun tarihsel büyüklüğü tam da bu arka plan üzerinde bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Küba Devrimi tek bir kişinin eseri değildi. Devrimler, belirli tarihsel koşullar altında örgütlü mücadele veren kitleler tarafından yapılır. Ama Fidel’in olağanüstü rolünü inkâr etmek de Devrim’i yalnızca onun kişiliğine indirgemek kadar anlamsız olur.  

Fidel, tarihin ona mistik birtakım özellikler bahşetmiş olması nedeniyle değil, yaşamı Batista’yı deviren, Küba burjuvazisiyle ve ABD emperyalizmiyle hesaplaşan, sosyalist iktidarı olağanüstü sınavlardan geçirerek savunan ve küçük bir Karayip adasını dünyanın dört bir yanında sömürgeciliğe, apartheid rejimine ve emperyalist tahakküme karşı mücadele eden halkların safına yerleştiren devrimle ayrılmaz biçimde bütünleştiği için 20. yüzyılın devrimci hareketinin devlerinden biri haline geldi.  

Fidel’i bir azize dönüştürmeye de gerek yok. Marksizmin azizlere ihtiyacı yoktur. Fidel hata yaptı; Devrim de hata yaptı. Politikalar düzeltildi, bazı deneyimler başarısız oldu ve kimi zaman çelişkiler yeterince kavranamadı. Asıl tarihsel soru, hataların yapılıp yapılmadığı değil; hangi sınıf çıkarlarına karşı mücadele edildiği, hangi iktidarın savunulduğu ve Küba toplumunun hangi yönde ilerlemeye çalıştığıdır.  

Bu soru bugün de belirleyiciliğini koruyor. 

Küba ağır sorunlarla karşı karşıya. Kıtlık, enflasyon, göç, kötüleşen altyapı ve uzun süreli elektrik kesintileri halkın yaşamını ağır biçimde etkiliyor. Geçmiş on yılların büyük kazanımları, bugünün sorunlarına çözüm olamaz. Sosyalist iktidar bu çelişkilerle yüzleşmeli, planlamayı geliştirmeli, emekçi halkın inisiyatifini açığa çıkarmalı ve kapitalist restorasyona götüren her yola karşı direnmelidir.  

Burada da sınıfsal çizgi son derece açıktır. Washington, Küba’da “daha iyi” bir sosyalizm istemiyor. Yalnızca idari reformlar talep etmiyor. Asıl hedefi, 1959’un tersine çevrilmesi; kapitalist mülkiyetin, burjuva iktidarının yeniden kurulması ve Küba’nın ekonomik ve siyasi olarak yeniden ABD emperyalizminin yörüngesine sokulmasıdır.  

İşte Fidel’in hala bu kadar büyük bir düşmanlık uyandırmasının nedeni de budur. 

Gerçek düşman hiçbir zaman Biran’dan çıkmış sakallı bir devrimci değildi. Gerçek düşman, Küba Devrimi’nin kendisinin örneğiydi ve hala da öyledir: Sömürücü sınıfların iktidarı kaybedebileceğinin, kapitalist mülkiyetin kamulaştırılabileceğinin, emperyalizme meydan okunabileceğinin ve küçük, önemsiz görülen bir halkın kendisine egemenler tarafından biçilen yeri reddedebileceğinin kanıtı.  

İşte “Castro diktatörlüğü” üzerine bitmek bilmeyen vaazların ardında yatan gerçek budur. İşçiler, 1959’dan önce Küba’nın nasıl bir yer olduğunu sorgulamamalıdır. Hangi sınıfların servetini ve ayrıcalıklarını kaybettiğini, Washington’un neden Batista’yı desteklerken devrimci Küba’yı yok etmeye çalıştığını ya da ABD’deki hükümetlerin neden küçük bir Karayip adasını on yıllardır böylesine katlanılmaz bir düşman olarak gördüğünü sormamalıdır. 

Hepsinden önemlisi ise, en tehlikeli soruyu sormamalıdırlar: Toplumun zenginliğini üreten emekçilerin yarattığı muazzam üretici güçler, bir azınlığı zenginleştirmek yerine insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere örgütlense ve bu zenginlik onu üretenlere ait olsa, insanlık neler başarabilirdi? 

Marx, zenginliği üretenlerin o zenginlik üzerinde söz sahibi olmadığı bir toplumun temel çelişkisini ortaya koymuştu. Küba ise bu eleştiriyi teorinin sayfalarından alıp, her devrimci meselenin eninde sonunda çözüldüğü alana, yani iktidar meselesine taşımaya cesaret etti. 

Fidel Castro, bu soruyu tarihin önüne koyan isimlerden biriydi. 

Moncada saldırısının ardından Batista’nın mahkemesinde tarihin kendisini aklayacağını söylediğinde, ne o ne de onu yargılayanlar bundan sonra yaşanacakların tamamını öngörebilirdi. Batista devrilecekti. Domuzlar Körfezi’ndeki paralı askerler yenilgiye uğratılacaktı. Küba, Devrim’in sosyalist karakterini ilan edecekti. Kübalı enternasyonalistler Afrika’da apartheid güçleriyle karşı karşıya gelecekti. Yanlarında silahtan başka yalnızca bilgi ve dayanışmayı taşıyan doktorlar ile öğretmenler kıtalar aşacaktı. Sovyetler Birliği çökecekti; ama sosyalist Küba ayakta kalacaktı. 

Tarih, burjuva mahkemeleri gibi hüküm vermez. Devrimcileri yaptıkları her hatadan da aklamaz. Tarihin hükmü; uğruna mücadele ettikleri çıkarlarda, karşılarına aldıkları düşmanlarda, hayata geçirdikleri dönüşümlerde ve kendilerinden sonra gelenlere açtıkları tarihsel imkânlarda yazılıdır. 

Bu ölçüyle bakıldığında, Fidel’in hâkimlerine yönelttiği meydan okuma çoktan cevabını bulmuştur. 

Bu nedenle doğumunun yüzüncü yılı ne nostalji egzersizine dönüşmeli ne de bir devrimciyi zararsız bronz bir heykele indirgemenin bahanesi olmalıdır. Fidel’in yeri bir müze değil; sömürü ile özgürleşme, emperyalizm ile egemenlik, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadelenin yaşayan tarihidir. 

Doğumunun üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen, altmış yılı aşkın süredir Küba’yı diz çöktürmeye çalışan emperyalist dev hâlâ amacına ulaşabilmiş değil. Ada, kumarhanelerin, latifundiaların ve yabancı efendilerin Küba’sına geri dönmedi. Bütün acılara, çelişkilere ve olağanüstü uzunlukta ve acımasızlıkta süren ekonomik kuşatmaya rağmen, kapitalist restorasyon başarıya ulaşamadı. 

Burjuvazinin dinmeyen öfkesi de tam burada yatıyor. 

Ve dünya işçi sınıfı ile halklarının çıkaracağı ders de burada saklı. 

Fidel Castro, Batista’nın mahkemeleri tarafından mahkûm edildi, emperyalizm tarafından yıllarca avlandı ve onun sözcüleri tarafından onlarca yıl karalandı. Doğumunun yüzüncü yılında, hayatını adadığı dava hâlâ tamamlanmış değil; kuşatma altında olsa da Küba topraklarında yaşamaya devam ediyor. Dev gitti, ama onu yaratan ve onun da yaratılmasına katkı sunduğu Devrim ayakta kaldı ve varlığını sürdürecek. 

Tarih onu akladı!