Dışarıdan içeriye mektuplar: Duvarın diğer yakası artık daha yakın
Aslı Aydemir - Akademisyen, Psikoterapist
İçeriden yazmak daha kolaymış. Aylardır aklımdaki bu mektubu ancak yazabildim. Geçen yıl 4 Temmuz’da tutuklanıp bu yıl 14 Ocak’ta ara kararla tahliye edildim. Gözaltı gerekçesi polise mukavemet ve kasten yaralamaydı. Kasten yaralama isnadıyla yazılan iki iddianame reddedildi, bu iddianameleri yazan savcı İBB Soruşturmalarını sızdırmakla suçlanıp görevden alınınca, geçici savcıdan sonraki üçüncü savcı polise mukavemette karar kıldı ve iddianame kabul edildi, 12 Şubat’a dava günü verildi. Bu sürede 195 gün tutuklu kalmış oldum ve 223. günde ilk duruşmaya çıktım.
İkinci duruşma hakimin izni nedeniyle görülmedi, üçüncü duruşma için 25 Kasım’a gün verildi. İddianame kabul sürecinde de hakim izinli olduğu için nöbetçi hakim tensipte sadece gün verip tahliye etmemişti. Bu nedenle sanıyorum üç hafta daha tutuklu kaldım. Adına adalet dedikleri mekanizmayı işletenler makine değil insan olunca izinli olunabilir; fakat nöbetçi hakimlik ve savcılığın bu kadar işlemediğini içeri girince mecbur öğrendim. Adli tatilde bir türlü yazılamayan iddianameleri bekleyen çok kadındık koğuşta. Eğer düzen buysa, tutuklular da tatil çıksın o vakit dedik. Nafile. Dışarıdakine hava şöyle hoş; kaç gün içeride kaldığımı ve mahkemeye çıkana kadarki süreyi günü gününe bilirken çıkalı kaç gün olmuş saymadım hiç. Zaman içeride ve dışarıda başka akıyor. İçerideyken zaman makam koltukları arasında dolaşan kağıtlara bağlı geçip gidiyor; uzuyor da uzuyor.
Leman Dergisine saldıran kendine Müslüman diyen erkek güruhuna “Müslümanlar! Filistin’e gidin. Yanlış yerdesiniz!” demiştim. Ardından bana saldıran karşısında önüme geçen sivil polis komiseri elimdeki bira bardağından yaralanınca saldırgan erkekten değil, benden şikayetçi oldu. Bana ses veren dostlarım, parçası olduğum hak ve emek örgütleri ile basın emekçileri sayesinde dışarıda pek çok kişi bu hikâyeyi biliyor. Bu mektup duvarın öte yakasındaki sizlere, özellikle önceki mektubuma cevaben tarafıma ulaşmış mektuplarınıza yönelik yazıldı. İçeride bilmek ne zor. Televizyon, korkunç. Bir şeyler konuşuyorlar ama tam olarak ne hakkında konuştuklarını söylemiyorlar. Gürültü yapıyorlar, uğultu. Bir tek TRT 2 izlenebilirdi. Muhalif kanallar Marmara Kadın Kapalı Cezaevinde hala gösterilmiyordu. Bir Bakanlık Denetçisi koğuşa ziyarete geldiğinde söyledim de ondan sonra BirGün Gazetesi gelebildi koğuşa, altı ay sonra. Evrensel’e ise yasak dediler.
Aylardır aynı dilin konuşulamadığı bir mekânda, koğuşta, kalmak günler üst üste bindikçe sessizliği doğuruyor. Kaçınılmazdı. Ortak dilimiz Türkçeydi ama kelimelerimiz başka dünyalara aitti. Mesela; benim Leman, dergiydi; kiminin Leman’ı diziydi, kimininki koğuştaki bir arkadaştı. Konuşmak hep anlatmayı, açıklamayı gerektiriyordu; sıkıcıydı. Bir sesle, kelimeyle aynı şeyi temsil etmenin, anadili gibi, ne kadar hayati olduğunu iyi idrak ettim. Bir de şunları; ne yapıp ne etmeli gazeteler basılı kalsın diye uğraşmalı, gazeteler tutuklanmadan içeri girmeli. Gazeteler de bulmacaları asla unutmamalı, hatta daha fazla yer vermeli.
Gelen mektupları ikiye ayırabilirim; mektuplar adli ya da siyasi suçlamalarla içeride olan erkeklerden geldi. İçerideki bir kadından mektup almadım hiç. Geçmiş olsun dilekleri ortaktı, hapis deneyimi de keza. Verilen tavsiyeleri veya ülkenin başka bir cezaevindeki benzerlik ve farkları okumak faydalı olmuştu. O mahkemeden bu mahkemeye giden itirazlarla, biri kabul edip diğeri reddederken yıllara yayılan tutukluluk halleri ortaktı. Boncuklar, dönüştürülen yemekler, sarı kolalar da… Farklı olarak ilk grupta arkadaşlık talepleri daha öne çıkıyordu. Tanımadıkları bir kadına yazdıkları mektup olur da başlarına bela olursa diye alınmış önlemi okuyordunuz ilk cümlelerde: “Geçen karşılaşmıştık adliyede, mektup yaz, arkadaş arıyorum demiştin”. Kadını suçlamak veya kadına karşı bir şeyi gerçekmiş gibi kurgulamak hep daha kolay gelir ne de olsa. Bir de bu mektuplara parfüm sıkılmış olurdu. Düşünün; kadın cezaevindesiniz, erkeksiz hava sahasındasınız, yine de erkek kokusu alıyorsunuz. Mextup’un şekerli kokularına karışmış erkek kokusu odaya yayılınca “Erkek koktu burası” diyerek odayı havalandırıyorduk. Flört etmek ve mektup arkadaşlığı isteyenler genelde fotoğraflarını ekliyorlar zarfa. “Sen yazmayacaksan, koğuştakilere göster, belki başkası yazar” diyenlerin fotoğraf ve mektuplarını diğer kadınlar gördüler, okudular. Bir arkadaşa gelen mektupta gönderdiği fotoğrafı geri isteyen vardı. Haberlerde ismi geçmiş ve zengin olduğu düşünülmüş başka bir kadına yazılmış mektupta kimlik numarasını yazan vardı. Başka kadınlara “Ne yiyor, içiyorsun?” diye soran, üstü kapalı bir biçimde maddi gücüyle ilişki kurmaya çalışan erkekler vardı. Dışarıda kimseniz yoksa cezaevinde ne yer, ne içersiniz? Hesabınızda paranız yoksa yakınlarınızı dahi arayamazsınız, ücretli. Yakınınız yok veya var ama parası yoksa, zor hakikaten. Başkalarına mecbursunuz. İçeride tanıdık ya da yabancı fark etmez, başkasının sesini mektupla da olsa duymaya çok ihtiyaç var. Ne diyelim, parfüm şart değil.
Siyasi suçlamalarla tutsak edilmişlerin mektupları dayanışmak içindi. İçeride olmayı bedenen, ruhen bildiklerinden yalnızlığa gark olunmasın diye ses veriyorlardı. Bu mektuplar çoğunlukla F tiplerindendi. Adli tutsaklarla birlikte kalıyorum diye kolaylık dileniyordu. Yalan yok, politik aşılama olsun diye bu mektupların bazılarını arkadaşlara özellikle okutuyordum. Karşılaşma ihtimali düşük hayatların, zorunlu ortak mekân mahpusta bir araya gelmesi bildik bir şey artık. “Adli olunca ne oluyor, biz ne yapıyoruz sana?” serzenişlerine cevaben, şikayetlerimi duyuyorlardı. Siyasi koğuşların nasıl olduğunu kendi deneyimimle bilmiyordum. Karşılaştırma yapamıyor, tahminler yürütüyordum. Çıkınca sordum. Adlilerin kaosu, siyasilerin disiplinine yeğlenir mi ikilemine düştüm; sanki tercih hakkımız varmış gibi. Nitekim şu sıralar, kimse suçunu seçemiyor.
Bir mektupta çok emek vardı; memurlarca okunamadığından daha okunaklı olsun diye tekrar yazılmıştı. Basılı halini okuyamayacağım diye başladığım ilk mektubumun gazete kupürü vardı bir de zarfın içinde. Arkasındaki bulmacalar başka tutsak tarafından nizami bir şekilde kesilince son bantla tekrar bir araya getirilmişti. Mektup hem mutlu etmiş hem onurlandırmıştı; ancak gerçekliğini taşımak zordu; hala öyle. Bana ulaştığından beri zihnimde. İçeride bir gün bile fazla, evet; fakat bu mektupla 5-6 aylık tutukluluklarımız küçücük kaldı gözümüzde. Söylenmeyi bıraktık. Süresi az veya çok, cezaevlerinde kendi zamanında, kendi döngüsünde akan bir hayat var. İnatçı bir canlılık; insanın dayanma gücü, yaşama istenci ve direncine şaşırtan, hayran bırakan bir hal var. Türümüzün gezegen için pek hoş sonuçlar doğurmayan bir özelliği de olsa insan, mukavemetli bir canlı.
Hapisler, insan hayatını çalar mı?
Tutuklamaların hayatlardan çaldığını söyleyen yaygınlaşmış paylaşımlar görüyorum sosyal medyada. Buna iki nedenle itiraz ediyorum: 1) yaşandığı sürece hayatlar çalınamıyor, başka türlü akmaya zorlanıyor. Bu akışın kolay olmadığı bir gerçek. Benim deneyimimde zor ama kötü değildi; 2) İçeride çok insan var. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) aktardığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.278 kapasiteli 402 hapishanede 427.525 mahpus kalıyor. Bu kadar insanın hayatından çalmak için büyük hırsız olmak lazım.
İstanbul’daki Sivaslılardan az ama Türkiye’nin 35 ilinin toplam nüfusundan fazla kişi var duvarın öte yakasında. Mevcut kapasiteyi % 40.51’i kadar aşan fazla bir nüfusu var; 123.247 kişi. Bu kadar kişi yerde yatıyor demek bu. Aralık 2025’te 433.543 olan cezaevi nüfusu, infaz düzenlemesiyle Ocak 2026’da 402.012’e inmiş fakat şimdi, dışarı çıkan kadar insan yine içeri girmiş. Adalet Bakanlığı güncel verilerinde bir diğer dikkat çeken sayı 497.788 kişinin denetimli serbestlik altında olması. İnan Mutlu’nun X hesabında işaret ettiği üzere bu sayıya cezaevi nüfusu eklenince Türkiye’de her 93 kişiden biri cezaevi veya denetimli serbestlik içinde. Toplam mahpus sayısının 2002’de 59.187 olduğunu düşününce şu sıralar insanların hayatlarından çalınmış olmuyor; toplumsal olarak hayatlarımız, bu olmuş oluyor.
Herkes suçluysa; o zaman suç nedir, suçlu kimdir? Gidenin yeri hemen doluyorsa, mahpus damlarının işlevi nedir? İçeride yüksek oranda işçiler, işsizler, yoksullar varsa; yanı sıra siyasal olarak gücü yetmeyen siyasi “suçlular” varsa mevzu suçu ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak mıdır? Modern hapishaneler inşa edildiğinden beri kanıtlanmamış ama hala dillere pelesenk olmuş bu varsayımların arkasında, halka karşı işlenmiş suç ve suçlular saklanmamış mı hep? Hapishanelerin işlevi, suçun olmadığı bir toplumu sağlamak olsaydı sayılarını artırmak seçim vaadi olmazdı. Toplumu suçla ve zor kullanarak yönetmekten başka bir şey değil işlevi. Hapishaneler yıkılmadıkça birimiz girer, birimiz çıkar. Rakamlar söylüyor; duvarın dış yakasından iç yakasına geçmek artık çok daha kolay. Ancak, dışarıdakiler söylüyorum bunu daha çok, telaşe mahal yok, Silivri sıcaktı.
Selamlar.
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz