Demet Ekmekçioğlu ile söyleşi: Geçmişi bilmeden geleceği anlamak çok zor

Y. Emre Ceren

Çocuklara yönelik arkeoloji içerikleri çocuklar tarafından da çok sevilmeye başlandı denilebilir. Gerek üniversiteler ve belediyeler tarafından yürütülen atölye gerekse de bu konuda yazan çocuk yazarları çocuklar ve arkeolojiyi buluşturmaya devam ediyor. Bu yazarlardan birisi ise arkeoloji eğitimini yazdığı çocuk kitaplarında gösteren Demet Ekmekçioğlu.

Daha önce “Küçük Kazı Büyük Keşif” kitabı için konuştuğumuz Ekmekçioğlu bu defa tarihi daha da geri götürerek paleontoloji alanına girerek “Son Fosil” kitabını yazdı. Biz de Ekmekçioğlu ile bunun üzerine söyleştik.

Bu kitabınızda da çocuk merakı ve hayal gücü yine ön planda. Etrafınızda size örnek olacak böyle çocuklar var mı? 

Kesinlikle var. Okullarda yaptığım söyleşilerde her seferinde bana ilham veren çocuklarla karşılaşıyorum. Bazen bir çocuk hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir soru soruyor, bazen küçük bir ayrıntıyı hepimizden önce fark ediyor. Çocukların en güzel yanı, dünyaya henüz olmaz diye bakmamaları. Bir taşa baktıklarında onun sadece taş olmadığını, içinde bir hikâye saklıyor olabileceğini düşünebiliyorlar. Ben de yazarken o bakış açısını korumaya çalışıyorum. 

Bu defa konu paleontoloji. Müfredatta neredeyse hiç yer almayan koskoca bir alan. Sizce çocuklardaki bu dinozor merakı nereden geliyor? 

Dinozorlar çocukların hayal gücünü besleyen en güçlü kapılardan biri. Bir zamanlar gerçekten yaşamış olmaları ama bugün artık aramızda olmamaları onları gizemli kılıyor. Üstelik çok büyükler, çok farklılar ve haklarında hâlâ öğrenilecek pek çok şey var. Çocuklar bilinmeyene doğal olarak ilgi duyuyor. Aslında dinozor merakı, yalnızca dinozorlara duyulan ilgi değil. Geçmişi, Dünya’nın değişimini ve bilimin nasıl çalıştığını merak etmenin ilk adımı.  

Kitabınızda “zamane ebeveynliği” de göze çarpıyor. Sizce çocuklara karşı eskinin serbestliğine nazaran bu kadar korumacı davranmak olağanlaştı mı? 

Evet, sanırım hepimiz biraz daha korumacı olduk. Bunun nedenlerini de anlayabiliyorum. Dünyanın daha karmaşık ve daha hızlı aktığı bir dönemde yaşıyoruz. Ama bazen çocukların güvenli alan içinde küçük riskler almasına, keşfetmesine ve hata yapmasına da ihtiyaç var. Çocuk, biraz toprağa bulaşmadan, biraz yolunu şaşırmadan, biraz kendi kararlarını vermeden özgüven geliştiremiyor. Kitaptaki yetişkinler de aslında bunun dengesini arıyor.  

Doğa karakterinde “umut” ve kendini ispat etme duygusu ortaya çıkıyor. Bu da bu zamanın baskın ihtiyaçlarından mı sizce? 

Bence evet. Bugünün çocukları çok fazla değerlendiriliyor. Sınavlar, başarı beklentileri, sosyal medya, sürekli karşılaştırılma. Bütün bunlar çocukların "Yeterince iyi miyim?" sorusunu çok erken yaşta sormasına neden olabiliyor. Doğa’nın hikâyesi, başkalarına bir şey kanıtlama hikâyesi değil aslında. Kendi potansiyelini keşfetme hikâyesi.  

Çocuklara arkeolojiyi veya toprağın altından çıkmayı bekleyen geçmişi sevdirmeye kararlısınız diyebilir miyiz? 

Kesinlikle diyebiliriz. Çünkü geçmişi bilmeden geleceği anlamak çok zor. Arkeoloji ya da paleontoloji yalnızca eski eserleri veya fosilleri inceleyen bilim dalları değil, insanın ve dünyanın hikâyesini anlamaya çalışıyorlar. 

Ben çocukların bu alanları sadece meslek olarak tanımasını istemiyorum. Onların merak etmelerini, kanıt toplamayı öğrenmelerini, gördükleri her bilgiye sorgulayarak yaklaşmalarını istiyorum. Eğer bir çocuk, kitabımı okuduktan sonra yere düşmüş ilginç bir taşı eğilip incelemeye başlıyorsa ya da bir müzeye farklı gözlerle bakıyorsa, amacına ulaşmış bir kitap yazmışım demektir. 

Bir sonraki kitapta çocukları neler bekliyor? 

Bir sonraki kitap yine gerçek bilimsel bilgilerle örülü, bol gizemli ve bol keşifli bir macera olacak. Çocuklar yalnızca bir bilmecenin peşinden gitmeyecek. Tarih, bilim ve günlük hayat arasında bağlar kuracaklar. Umuyorum ki yeni hikâye de çocukların sayfaları heyecanla çevirmesini ve kitabı bitirdiklerinde etraflarına bambaşka gözlerle bakmalarına vesile olacak.