Avrupa’nın iklim sınavı

Suzan Şönger

Bu yıl orman yangınları Fransa ve İspanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde neredeyse yarım milyon hektar araziyi etkiledi. Henüz yaz mevsiminin sonuna gelmediğimiz halde yangınların faturası şimdiden 3 milyar avroyu geçmiş durumda. Yangınların bu yıl sebep olduğu karbondioksit salımı ise yaklaşık 18 milyon ton olarak hesaplanıyor. Birkaç yıl öncesine kadar "olağanüstü" olarak nitelendirilen bu felaketler artık Avrupa’nın yeni yaz rutini haline gelmek üzere. 

İçinde bulunduğumuz bu iklim gerçeği ister istemez "Önlemler yeterli mi?" sorusunu gündeme getiriyor. Oysa asıl sorulması gereken sorular başka: Bilim insanlarının onlarca yıldır öngördüğü bir kriz karşısında neden hâlâ aynı ölçekte, hatta her yıl daha da büyük yıkımla karşılaşıyoruz? Sorun yalnızca yeterince önlem alınmaması mı? Yoksa iklim krizini yaratan ekonomik düzen, alınan önlemlerin sınırlarını baştan mı belirliyor? 

AVRUPA KRİZDEN KAÇAMIYOR

Avrupa, iklim politikalarının en çok tartışıldığı bölgelerden biri. Çözümü büyük ölçüde teknolojide arayan egemen siyaset; elektrikli otomobillerden karbon ticaretine, karbon yakalama teknolojilerinden "yeşil ekonomiye” ve "net sıfır" hedeflerine kadar geniş bir çözüm kataloğu oluşturdu. 

Buna rağmen Avrupa iklim krizinden muaf değil. Aksine Akdeniz ülkelerinde yangınlar ve kuraklıklar ağırlaşırken, kıtanın kuzeyinde de aşırı sıcaklar, seller ve başka iklim kaynaklı riskler daha görünür hale geliyor. Bunun önemli bir nedeni, iklim politikalarının büyük ölçüde mevcut ekonomik düzenin sınırları içerisinde kalması. Ekonomik büyüme, sanayinin rekabet gücü ve sermaye yatırımlarının devamlılığı korunurken emisyonların azaltılması hedefleniyor. 

Daha da önemlisi, Avrupa’nın kendi sınırları içerisindeki emisyonlarını azaltması küresel ekolojik tahribatı ortadan kaldırmıyor. İklim, hava, su sınır tanımıyor. Avrupa’da tüketilen ürünlerin önemli bölümü başka ülkelerde üretiliyor; kıtanın sanayisi için gerekli hammaddeler dünyanın farklı bölgelerinden çıkarılıyor. 

Elektrikli otomobil bu çelişkinin iyi bir örneği. Fosil yakıtlı araçlardan elektrikli araçlara geçiş gerekli olabilir. Fakat bataryalarda kullanılan lityum, nikel ve kobalt gibi mineraller Avrupa dışındaki bölgelerden geliyor. Bu madenciliğin Kongo gibi mineral kaynaklarında baskı çeken ülkelerde yarattığı çevresel ve toplumsal maliyetler de bu üretim zincirinin bir parçası. Dolayısıyla Avrupa’da "temiz" görünen bir teknolojinin üretimi, dünyanın başka yerlerinde doğa ve emek üzerindeki baskıyı artırabiliyor. Sorun elektrikli otomobil değil; teknolojik bir değişimin, üretim zincirinin bütünü hesaba katılmadan otomatik olarak ekolojik dönüşüm kabul edilmesi. 

İKLİM POLİTİKASI KİMİN İÇİN?

Üstelik bu yeşil dönüşümün nimetleri de eşit paylaşılmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı›na (IEA) göre 2025›te Avrupa›da satılan bataryalı elektrikli otomobil modellerinin yüzde 10›undan azı 30 bin avronun altında fiyatlandı. Elektrikli otomobil üreten işçinin ürettiği aracı satın alamadığı bir dönüşümün gerçekçilikten uzak toplumsal boyutu tam da burada ortaya çıkıyor: otomobile duyulan ihtiyacı azaltan değil, sermayeyi büyüten, daha çok tüketimi hedefleyen politikalar. 

Çelişki enerji alanında daha da belirgin. Fosil yakıtların terk edilmesi gerektiği onlarca yıldır bilinirken devletler petrol, doğalgaz ve kömür sektörüne çeşitli biçimlerde destek vermeyi sürdürüyor. IMF, fosil yakıtlara yönelik küresel sübvansiyonların toplam maliyetini trilyonlarca dolar olarak hesaplıyor. 

Sorunun bir başka boyutu da dönüşümün maliyetinin nasıl dağıtıldığı. Avrupa’da enerji fiyatlarının yükselmesi, konutların ısıtılması ve soğutulması gibi temel ihtiyaçları doğrudan etkiliyor. Aşırı sıcaklarda klimasız çalışan, kışın yüksek enerji faturası nedeniyle evini yeterince ısıtamayan halk için iklim politikası soyut bir çevre meselesi değil. 

Daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomik düzenin içinde, iklim krizine yalnızca tüketicilerin davranışlarını değiştirerek cevap vermek mümkün değil. Doğanın ise böyle bir büyüme zorunluluğu yok. Aksine toprak, su, ormanlar ve madenler sınırsız değil. Ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesi sonsuz değil. Kapitalist ekonominin sürekli genişleme ihtiyacı ile doğanın fiziksel sınırları arasındaki gerilim, iklim krizinin temelinde bulunan çelişkilerden biri. 

Bu çelişki yalnızca enerji ve ulaşım alanında değil, devletlerin genel politikalarında da görülüyor. İklim krizinin her gün ağırlaştığı bir dönemde savaş sanayisine ayrılan bütçeler büyüyor. Savaş uçaklarının, gemilerin, tankların ve mühimmatın üretimi büyük miktarda enerji ve hammadde gerektiriyor; savaşın kendisi ise doğrudan ekolojik yıkım yaratıyor. Buna rağmen iklim politikası çoğu zaman sıradan insanların tüketim alışkanlıkları üzerinden tartışılıyor. G7, Davos, COP zirvelerinde liderlerin özel uçaklarla seyahat etmesi tek başına iklim krizini yaratmıyor elbette. Fakat kimin daha fazla tükettiği ve kimin bu tüketimin bedelini ödediği sorusunu görünür kılıyor. 

NE YAPMALI?

Avrupa’nın deneyiminin verdiği sonuç açık: iklim krizini yaratan ekonomik ilişkiler değişmeden bu krizin sonuçları ortadan kalkmıyor. Teknoloji tek başına yeterli değil. Sistem büyümeye, tüketime ve kâra dayandıkça her ilerleme yeni bir ekolojik sınıra çarpacak. Daha verimli motorlar artan araç sayısını, daha temiz enerji yükselen toplam tüketimi karşılayamayacak. 

Halkların ve emekçilerin karar süreçlerinde söz sahibi olmadığı, üretimin temel ölçütünün kârlılık olduğu bir düzende iklim politikasının sınırları kaçınılmaz olarak sermayenin çıkarları tarafından çiziliyor. Bu yüzden mesele yalnızca hangi teknolojinin kullanılacağı değil, teknolojinin hangi ekonomik ilişkiler içinde kullanılacağıdır. 

Gerçek bir iklim politikası öncelikle neyin, ne kadar ve kimin ihtiyaçları için üretileceği sorusunu gündeme getirmek zorunda. Enerji, ulaşım, konut ve gıda gibi temel alanlarda toplumsal ihtiyaçları merkeze alan bir planlama olmadan emisyonları kalıcı biçimde azaltmak mümkün değil. 

Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu tablo bu nedenle yalnızca bir "iklim sınavı" değil, aynı zamanda bir siyasal tercih anı. Bir yanda krizi mevcut ekonomik düzenin sınırları içinde yönetmeye, teknolojik yeniliklerle ve piyasa mekanizmalarıyla kontrol altında tutmaya çalışan yaklaşım, diğer yanda ise üretimin ve kaynakların kullanımının toplumsal ihtiyaçlara ve ekolojik sınırlara göre yeniden düzenlenmesini savunan bir anlayış. 

İklim krizinin sonuçlarını artık ertelemek mümkün değil. Ancak krizin sonuçlarıyla yaşamaya mahkum olmak da kaçınılmaz değil. Bunun için yalnızca daha temiz teknolojilere değil, neyi neden ürettiğimizi, kaynakları nasıl paylaştığımızı ve kararları kimin verdiğini değiştirecek bir toplumsal dönüşüme ihtiyaç var.