Tuvaldeki hafıza: Doğa, mit ve insan
Deniz ZEKA - Meltem Sezen KILIÇ
25-29 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Art Ankara’da izleyiciyle buluşan Kadir Akyol, çağımızın hızına karşı bir yavaşlama, bir bakma ve yeniden görme çağrısı yapan işleriyle dikkat çekiyordu. Eserler, bir bakma ve yeniden görme çağrısı gibi. Onun resimlerine baktığınızda gördüğünüz şey belki bir yüz, bir renk ya da bir formdur. Ama biraz daha dikkat ederseniz, aslında şunu fark edersiniz: Orada bir hayat, bir düşünce ve bir sezgi sessizce size bakıyordur. Kadir Akyol’un resimleri, ilk bakışta bir portre gibi görünse de, derininde mitolojik çağrışımların, kolektif hafızanın ve insanın doğayla kurduğu kadim bağın izlerini taşır. Onun figürleri yalnızca birey değildir; zamanın içinden süzülerek gelen, doğayla, evrenle ve bilinçaltıyla iç içe geçmiş varlıklardır. Bir yüz, aynı anda bir hikâye, bir arketip ve bir dönüşüm alanına dönüşür. Sanatçının sezgisel dili, aklın sınırlarını aşan bir yerden beslenir. Renkler yalnızca renk değil; bir frekans, bir titreşim, bir duygu hâlidir. Bu yüzden Akyol’un resimleri bakılan değil, hissedilen işlerdir. İzleyiciyi açıklamaya değil, deneyimlemeye çağırır. Bu çağrıyı güçlendiren unsurlardan biri de kullandığı malzemedir. Geleneksel tuval yerine sıklıkla kumaş yüzeyler üzerinde çalışan sanatçı, bu tercihiyle yalnızca estetik bir farklılık yaratmaz; aynı zamanda geçmişle, zanaatla ve kültürel hafızayla doğrudan bir bağ kurar. Kumaşın dokusu, boyayı emiş biçimi, hataya izin vermeyen yapısı… Tüm bunlar, eserin hem kırılganlığını hem de derinliğini artırır. Her fırça darbesi geri dönüşsüzdür; tıpkı hayat gibi. Akyol’un resimlerinde doğa bir arka plan değil, varoluşun kendisidir. İnsan, ağaç, toprak ve zaman aynı yüzeyde buluşur. Bu yüzden onun işleri yalnızca görülmez; bir tür içsel hatırlamayı tetikler. Sanki bakılan şey dışarıda değil de, çok eskiden beri içeride var olan bir şeydir. Ve belki de tam bu yüzden, onun resimlerine bakan kişi yalnızca bir eseri değil, kendini de izlemeye başlar. “Bir resim bazen sadece bir resim değildir; bir bakışın, bir sezginin ve bir ömrün izidir.”
Türkiye’de son yıllarda “altın jenerasyon” olarak anılan ressam kuşağının dikkat çeken isimlerinden Kadir Akyol, yalnızca üretimiyle değil, sanata ve hayata dair kurduğu derin düşünsel bağla da öne çıkıyor. Fransa başta olmak üzere dünyanın birçok önemli sanat merkezinde sergilenen eserleriyle uluslararası bir görünürlük kazanan sanatçı, Türkiye’de DG Art Gallery, yurt dışında ise Dünyanın en büyük galerilerden biri olan Galleries Bartoux’un daimi sanatçıları arasında yer alıyor.
Onunla yaptığımız bu uzun ve katmanlı söyleşi, yalnızca bir sanat yolculuğunu değil; aynı zamanda algının, sezginin ve varoluşun izini süren bir düşünce haritasını da ortaya koyuyor.
PANOYA ASILAN İLK RESIM
Resimle ilişkisini anlatırken, birçok sanatçının ortak hafızasına yaslanıyor Kadir Akyol: “Okuldan önce resmin ne olduğunu bilmiyordum. İlkokul birinci sınıfta, otuz kişilik sınıfta hepimiz benzer şeyler çiziyorduk: çatılı evler, nehirler… Mersin’de öyle evler yoktu ama bir yerlerden görmüş olmalıyım. Öğretmenim benim resmimi panoya astı. O an… çok önemliydi. O an, bir çocuğun kendini ilk kez fark ettiği andı belki de. Arkadaşlarımın alkışlamasıyla şunu hissettim: Kendimi ifade edebileceğim bir alan var. Sonra daha çok yaptım. Onlar bir resim yaparken ben beş tane yapmak istiyordum. Bir yıl içinde yüzlerce resim yaptım. Yetenek dediğimiz şey biraz da bu tekrarın içinden çıkıyor.”
- Sanatçı Kadir Akyol’un yolculuğu nerede başladı?
Sanatçının hayatındaki en büyük kırılma noktası lise yıllarında geliyor. Hiperaktif bir çocuktum, boks yapıyordum. Enerjimi kontrol etmek zordu. Bir gün resim öğretmenim ‘Bu çocuk böyle giderse yazık olacak’ dedi ve beni kendi imkânlarıyla bir kursa yazdırdı.
- Bu bir yönlendirme miydi, yoksa bir kader müdahalesi mi?
“O an yönlendirme değildi. Bir insanın bir insana ‘orada dur’ demesi gibi… Sessiz ama çok kesin bir müdahale. Öğretmenlerim kendi imkânlarıyla beni kursa gönderdiler. Asıl dönüşüm orada başladı.
- Sanat gerçekten yaratmak mıdır, yoksa dönüştürmek mi?
Yaratmak kelimesini biraz iddialı buluyorum. Hiçbir şey sıfırdan çıkmıyor. Gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız her şeyin üstüne ekliyoruz. Sanat dediğimiz şey, var olanın yeniden yorumlanmasıdır.
- Bir nesne nasıl sanat eserine dönüşür?
Bir nesneye bakışınız değiştiği anda dönüşür. Ona ‘sanat’ dediğiiz an, artık o nesne eski nesne değildir. Anlamı yerinden oynar.
- Hepimiz aynı rengi mi görüyoruz?
Görmüyoruz. Aynı şeye bakıyoruz ama içimizde başka bir filtre var. Birimiz kırmızıyı sıcaklık olarak hisseder, birimiz tehlike gibi. Ama yine de hep birlikte ‘kırmızı’ deriz.
- Algı nerede başlar, nerede biter?
Algı bazen gözle değil, sezgiyle başlıyor. Bunu açıklamak zor. Bazen bir şey yaparsınız ve neden yaptığınızı siz bile tam bilmezsiniz. Orada başka bir katman devreye girer.
- Sanatçı eserini gerçekten ne kadar kontrol eder?
Jean-Paul Sartre’ın o cümlesi çok önemlidir benim için:
“Sanatçı üretirken ne yaptığını bilir, biz bilmeyiz. Ama eser tamamlandıktan sonra sanatçı ne yaptığını bilmez, biz biliriz.”
- O halde eser kime aittir?
Eser bittiği anda artık sanatçıya ait değildir. Bir tür ayrılıktır bu. Eser kendi yoluna gider, izleyiciyle yeniden doğar.
- Sanatçı olmayı seçmek mi, yoksa hatırlamak mı?
Bazen seçtiğimi düşünmüyorum. Sanki hep vardı. Beş kardeşiz, ailede sanat yok. Ama hep o tarafa doğru çekildim.
- Bu yolculuğun anlamı ne?
İnsan bazen geriye dönüp bakınca kendi hikâyesini anlıyor. Belki de bazı şeyleri sonradan hatırlıyoruz.
Ve en net cümle: Bu dünyaya ressam olarak gelmişim.
- Sanat bir iş mi, yoksa kaçınılmaz bir hal mi. Sanat bırakılabilir mi?
Bırakmak gibi bir seçenek hiç oluşmadı bende. Çünkü mesele irade değil. Eliniz başka bir şeye gitmiyor. 100 milyon dolarınız olsa bile resim yapmaya devam edersiniz.
- Sanatçı ne görür?
Aynı dünyaya bakıyoruz ama ben onun içindeki resmi görüyorum. O yüzden bazen susuyorum, bazen çok bakıyorum.
- Sanat üretimi ne kadar özgür?
Özgürlük sanıldığı kadar geniş değil. Çoğu şey önceden belirleniyor. %90’ı plan, %10’u sezgi.
- Özgürlük nerede başlar?
Özgürlük, kontrolün bittiği yerde değil; sorumluluğun başladığı yerde başlıyor. Çünkü her karar bir yük taşıyor.
- İnsan, doğa ve evren arasında nasıl bir bağ var? İnsan tek başına bir varlık mı?
İnsan ayrı değil. Doğanın içinde bir parça. Resimlerimde bunu anlatmaya çalışıyorum.
- Bu anlayış nereden besleniyor?
Mevlana bunu çok güzel anlatır: ‘Taştım, toprak oldum, bitki oldum, hayvan oldum, insan oldum ve en son ışık olacağım…’ Bu bir dönüşüm hali.
- Her şey boşlukta mı oluşur?
Hiçbir şey boşlukta oluşmaz. Salvador Dalí bile bir yerden beslenmiştir, Hieronymus Bosch’tan izler taşır.
- Yeni olan gerçekten yeni mi?
Yeni diye bir şey yok. Sadece birbirinden beslenen yeniden kurulmuş hikâyeler var.
- En güçlü tasarım nedir? Sadelik neden önemli?
Sadelik, anlatının kendisidir. Fazla olan her şey sesi bozar. En net şey, en sade olandır.
- Sanat sadece galeride mi yaşar? Sanat gündelik hayatın neresinde?
Bir çorapta bile olabilir. Bir çocuk onu giydiğinde, fark etmeden estetikle temas eder. Sanat bazen sessizce yaşar.
- Her şeyin sonunda ne kalır?
Hayat biraz misafirlik. Çok büyütmeden, size ait olmayacak bir ‘şey’ için çok sahiplenmeden yaşamak gerekiyor. Ve en yalın cevap: “Sanat dediğimiz şey… bazen sadece bir şeyleri fark etmektir.” Sanat: yalnızca estetik bir üretim nesnesi değil, insan ruhunun görünmeyen katmanlarını birbirine bağlayan kadim bir dil olduğuna inanıyorum. Sanat nesneleri, alımlayıcının unutulmuş sırlarını uyandırarak izleyicinin bilinçaltına kendi tohumlarını yerleştirip; zamana karşı o fikirleri çoğaltıp koruyabilme sanatıdır. İnsanlık tarihi boyunca sanat; savaşların, sınırların ve karanlığın ötesinde, insanın içindeki sonsuzluğu hatırlatan en güçlü ışıklardan biri olmuştur. Çünkü gerçek sanat, yalnızca göze değil; hafızaya, bilinçaltına ve varoluşun derinliklerine dokunur. Her eser, görünür dünyanın ardındaki görünmez hakikatin bir yankısıdır. Bugün, dünyanın daha fazla teknolojiye değil; daha fazla duyarlılığa, vicdana ve hayal gücüne ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Sanat, boyutlar üstü bir enerji olmakla birlikte insanı yeniden insan yapan en büyük enerjidir. Ve evreni yaratan güzelleştirecek olan şey; birbirimizi anlamaya çalışan ruhların, renkler, sesler ve imgeler aracılığıyla birbirimizin bilinçlerinde yeniden buluşabilmesidir. Bizler, kendini anlamaya çalışan evrenin ta kendisiyiz. Farklı bir bakış açısıyla, baktığın benim ama gördüğün sensin…
- Bir esere bakıyoruz ama gerçekten bakan kim?
Bazen bakan biz değiliz. Bazen eser bize bakıyor. Biz sadece onun içinden kendimizi izliyoruz.
Yanıtlar (0)
Cevap Yaz