Guanko

Bir de Bozcaada’nın rüzgarı dayanılmaz derler. Laguna Amarga dedikleri yerin yakınlarında tek başına yürüyorum. Rüzgar duvar gibi ama hava ılık. Amarga Gölü’nün olağanüstü turkuaz renkli sularına bakmadan edemiyorum. Çok ileride, bulutların arasında Torros Del Paine adı verilen granit kuleler belli belirsiz görünüyor. Otları ve böcekleri saymazsak gözlerimin önünde kilometrelerce uzanan çayırda Guanko denilen yaban develeri dışında hiçbir canlı yok. Allah’tan burada su bol, güneş de yakmıyor, sırt çantamdaki konserveler ve protein barlarla haftalarca idare edebilirim. Şu an Şili’deyim ama bir iki güne Arjantin tarafına geçerim. Burası dünyanın en boş yeri olduğu için, boş arazide ne bir sınır hattı, ne de sınır bekçileri var. Hava o kadar berrak ki, sonsuzluk gibi uzanan steplerin kenarlarında görünen dağlar günlerce yürümeme rağmen hiç yaklaşmıyor. 

Derken uzakta, çok uzakta, insana benzeyen bir nokta görüyorum. Nokta da beni görmüş olmalı ki doğrudan bana doğru geliyor. Saatler sonra bu gelenin otuzlu yaşlarda bir insan olduğunu anlıyorum. Elini kaldırıp selam veriyor ve: “Merhaba Ateş Abi,” diyor. “CHP ne olacak? Yeni Parti’nin logosunu beğendin mi? Bu işin sonu nereye varacak? Ne düşünüyorsun bu konularda, anlatır mısın?” 

Bugün pazar, yarın BirGün’de yazım çıkacak. BirGün’e ne yazayım? Ne yazsam yazdıklarımdan farklı olur? Ne yazsam okuyana bir şey katarım? Okunmaya değer yazacak (veya yazılabilecek) ne kaldı? 

Bir açıdan bakarsak, Türkiye’de inanılmaz malzeme var. Güncele takılıp, bugün (veya bu saatlerde) herkesin konuştuğu ve yarın (veya birkaç saat sonra) herkesin unutacağı bir abukluğun peşinde köşemi anında doldurabilirim. Uzmanı olduğum varsayılan ve bu yalana kendimi bile inandırdığım alanlarda Celal Şengör gibi ahkam kesebilirim. Zorlanırsam yukarıdaki Patagonya tasviri gibi konularda yapay zekadan yardım alabilirim, kimse de uyanmaz. Bu yöntemle teknoloji, bilim, sinema veya edebiyat hakkında da yazabilirim. 

***

Masada Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı kitabı var ve kitap Paracelsus’un bir cümlesiyle başlıyor: “Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.” Kitabı okumama lüzum yok, sadece bu cümleden hareketle upuzun bir yazı kaleme alabilirim. “Yazabilirim” sözcüğünü fazla tekrarlamamak için “kaleme alabilirim” diyebilirim. Claude’un profesyonel sürümüne ayda 1500 lira bayılıp, herhangi bir konuda o konunun profesörüymüş gibi detaylı metinler oluşturabilirim. Bazı okurlar köşe yazılarını ortamlarda paylaşacak cümleler avlamak için okur, böylece böyle okurların hayır dualarını da alabilirim. “Böylece” ve “böyle”yi yan yana yazarak okurun bilinçaltına sanki zekiymişim gibi bir iz bırakabilirim. 

Veya şöyle bir alıntı çakarım, tam finalde: “Filozoflar dünyayı anlamaya çalışır, devrimciler değiştirmeye. Şimdi değişim zamanı!” Marx’ın cümlesine eklediğim cümlemi ünlemle bitirirsem, kalender okurlarımdan kalp kalp kalp, alkış alkış alkış emojileri alabilirim. Ne kadar ünlem, o kadar işlem. 

Her zaman böyle olmuyor, genellikle (en azından bana öyle gelen) güzel konular buluyorum. Gerçi bir yazı için bir hafta düşünmem gerekiyor ama Rabbim fikirler okyanusuna attığım oltalarımı genelde boş çıkartmıyor. 

Ama arada sırada bugünkü gibi oluyorum. Böyle anlarda en iyisi hiç yazmamak ve haftayı boş geçirmek ama bunu yapınca birkaç sadık okurum ve İbrahim Varlı bozuluyor. Bu İbrahim hergelesi öyle acımasız ki, “Gurban olduğum İbom, bu hafta tıkandım, ortalamayı düşürecek bir yazı yazacağıma, eski yazılarımdan birini koyayım. Nasılsa genelde “zamansız” yazılar yazıyorum, nasılsa kimsenin de okuduğu yok, üç beş kişi dışında anlayan çıkmaz, anlayanlar da anlayışlıdır (zekice!)” diye ne kadar yakarsam da aman vermiyor. İllaki yazacağım. 

***

Bir arkadaşım var. Yaşlılardan biri ne zaman “Bizim zamanımızda, teyyy” diye muhabbete başlasa anında uzuyor. “Yaşlıların kendi gençliklerini allayıp pullamasına tahammül edemiyorum. Akıp giden şu anı, geçmiş zamanla yarıştırmakla harcamak acıklı. Geçmiş geçmiş olsun (çok zekice!).” 

Orta uzunlukta bir roman sekiz on saatte okunur. Her gün sekiz on saat instagram kaydırması yapan ahalinin, iki yüz sayfa bir romanı bütün yaz elinde dolandırmasına ve nihayet “okuyamadım, çok sıkıcı” diyerek bir kenara bırakmasına alıştım. Bu ahalinin “ama sen de uzun yazıyorsun birader” demesine de. 

Instagram kaydırırken Halit Akçatepe’nin eski bir videosuna denk geldim. Kemal Sunal ve Şahan Gökbakar karşılaştırması yapmasını istiyorlar. Akçatepe Şahan’ın ve Recep İvedik’in adlarını anmayı bile hakaret görüyormuş gibi bir tiksinti ifadesiyle “Bunlar Kemal Sunal’la karşılaştırılamaz” diyor. Akçatepe’nin yaptığı sadece Şahan’ı aşağılamak değil, kendini yüceltmek. Hepsi beyaz kafalı izleyiciler onu çılgınca alkışlıyor. 

Ben de şimdi “Benim zamanımdan” mı bahsetsem? “Annem mini etekle gezerdi” mi desem? (yalan, beş vakit namaz kılardı, hiç havalı değil) “Bizim zamanımızda domatesler domates gibiydi, şimdi hepsi hormonlu” diyerek mikrobiyolojide gelişmeler ve tarımsal üretime etkilerinden mi dem vursam? Nasılsa okumuyorlar diye gençlerin canına mı okusam, yaşlı okurların şefkatli kollarında mı yaşasam? Yazsam yazsam, bedavaya ne yazsam? 

Patagonya çayırlarında yanıma gelen otuz yaşlarındaki adama bakıyorum. Benden bir yanıt bekliyor. Ne desem acaba? Biraz susuyorum ve sonra konuşuyorum: “CHP’de ne olduğunu CHP de bilmiyor, oğul.” 

Adam gülümsüyor ve “Zekice, çok zekice” diyerek benim geldiğim yere doğru yürümeye başlıyor. Guankolar geviş getirerek bizi izliyor, And Dağları’nın zirvesinde minik bir şimşek çakıyor veya bana öyle geliyor!